1990’lı yılların sonuna doğru Türk siyasal/entelektüel hayatında gündem olan konulardan biri küreselleşme ve ulusal devlet çatışmasıydı.
Sovyet-sosyalist blokunun yıkılmasından sonra dünya coğrafyasının tamamında egemen olmak isteyen “Amerikan kapitalizmi”, küreselleşme başlığı altında piyasaya sürdüğü yeni hegemonik paradigmalarla sıradaki düşman olarak belirlediği ulus-devletleri hedef noktasına almıştı.
Küreselleşmenin taşıyıcısı olan çok uluslu şirketlerin emperyal yayılma hedeflerine ideolojik sınır koyabilecek potansiyel taşıyan iki düşünce ve eylem biçimi vardı: sosyalizm ve ulusalcılık.
Sosyalizm tehlikesi -Sovyet yönetiminin tarihsel-ideolojik yanılgılarının da katkısıyla- yıkılan Berlin Duvarı sonucunda büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştı.
Kapitalizme potansiyel engel teşkil edebilecek bazı İslami devletler vardı.
Ancak onlar da ciddi bir tehdit oluşturmuyorlardı.
Çünkü bu devletler demokratik usullerle kurulmamışlardı.
Ulusal egemenlik (ve tabii tam bağımsızlık) bilincinden büyük ölçüde yoksundular.
Ayrıca bu ülkelerin çoğu mezhepçi, kabileci, etnikçi gerilim ve çatışmalarla debelendikleri için ulusal uzlaşma (konsensüs) durumundan oldukça uzaktılar.
Yani her an parçalanmaya açık, kırılgan yapılarıyla “kolay lokma” özelliği taşıyorlardı.
Nitekim 1980’li yıllarda başlayan “yeşil kuşak” projeleri; “medeniyetler arası diyalog” ve “kalvinist müslümanlık” oluşturma girişimleri ile bu olası İslami direnç noktaları hegemonik olarak kırılmaya çalışıldı.
Müslümanları; laikliğe, çağdaş yaşama karşı ama piyasaya açık bir kültürel kimliğe dönüştürme çabaları da bu hegemonik projenin parçasıydı.
Bununla birlikte 1990’lı yıllardan başlayan veya yoğunlaşan fiili işgallerle (Irak, Libya, Suriye, Filistin); Amerikancı darbelerle; körüklenen mezhep savaşlarıyla; estirilen etnik milliyetçilik rüzgarlarıyla coğrafyaya yeni bir düzen verildi.
Nihayetinde Müslüman coğrafyasını “küresel sisteme entegre etmek” amacıyla 2000’li yıllarda başlatılan ve revize edilerek hala devam ettirilen “Büyük Ortadoğu Projesi” ile birlikte emperyalist-kapitalist yayılmaya engel olabilecek ikinci unsur olan “anti-Batıcı İslami” sınırlar büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.
1990’lı yılların sonunda küreselleşmeci paradigmanın meşhur politik-entelektüel tartışma başlıkları şunlardı: “Sosyalizm öldü”, “tarihin sonu”, “ideolojilerin sonu”, “ulusal egemenliğin sonu”, “karşılıklı bağımlılık”, “dinlerarası diyalog”… Bu yemlere kapılan nice “aydın” heder oldu gitti.
Dikkat edilirse bütün yollar kapitalizme çıkıyordu; çok uluslu şirketlerin yayılmasının önündeki engellerin tamamen kaldırılması arzusu (veya ihtirası) belirgindi.
Ancak hala büyük bir tehdit söz konusuydu: Ulusal devletler, ulusalcı ideoloji.
Özellikle bin parçalı, bölünmüş bir coğrafya (esasında “sultanlı pazar”) olarak tasarlanmak istenen Ortadoğu ve Afrika için örnek bir bağımsız devlet biçimi ve kalkınma ülküsü olmasından çekindikleri Kemalist cumhuriyetçi demokrasi modeli, en istemedikleri ulusalcı düşünce ve pratiğini oluşturuyordu.
Korkulan ideoloji ırkçı-faşizan milliyetçilik değildi; hatta liderleriyle kurulan sağlam çıkar ilişkileri sayesinde böyle bir milliyetçilik destekleniyordu bile.
Hatta anti-batıcı otoriter Baasçı milliyetçilikler de o kadar büyük tedirginlik uyandırmıyordu.
Nitekim, İslami ve sol bir renkle kendisini gösteren bu Baasçı ideolojiler de -söylem kabadayılığının ötesinde- çok büyük direnç gösteremediler.
Ulusal dinamiklerin lider karizmasında hapsedildiği bu tür rejimler (Saddam, Kaddafi rejimleri) gerektiği zaman, kolaylıkla birkaç operasyonla baş aşağı edildi.
Öte yandan dirençli liderler ve yönetimler darbelerle de dize getiriliyor ve “uyumlu” yeni bir rejim kolaylıkla inşa ediliyordu.
1990’lı yıllarda -sosyalizmden kurtulduğunu sanan- küreselleşmecilerin gözünde esas büyük tehlike, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda tarihsel Jöntürk hareketinden ve Atatürk’ün çağdaş siyasal düşüncesinden doğan sağlam bir ulusal egemenlik bilincine dayalı cumhuriyetçi, laik, halkçı, devletçi, milliyetçi devrimci ulusal devlet biçimlenişiydi.
Yani en büyük niteliklerinden biri demokrasi (halka dayalı hükümet, halk hükümeti) olan ulusalcılıktı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodlarına sağlam bir şekilde yerleşen ulusal devlet ve Atatürk’ün içeriğini açıkladığı ve uygulamaya çalıştığı milliyetçilik, yani ulusalcılık büyük bir ürperti yaratıyordu.
Dünyaya yayılan kapitalizmin “ultra” versiyonu olarak beliren küreselleşme olgusunu genişletmek, hatta dünyayı tek bir pazar haline getirmek için ortaya çıkarılan agresif ve hegemonik bir “küreselcilik” ideolojisi 1990’lı yıllara damgasını vurdu.
Özellikle entelektüel alan küreselcilerin en önemli hedef noktasıydı.
Bu alandan ulusal devletlere, ulusal yapılara, işçi sınıfı değerlerine, sosyalizme yani bütün sınır koyan düşünce biçimlerine karşı çok boyutlu, zaman zaman son derece “insani”, “demokratik”, “çoğulcu”, “eşitlikçi”, “özgürlükçü” ve hatta “bilimsel” bir söylemle “saldırılar” gerçekleştirildi.
Örneğin son derece güçlü bir siyasal edebiyat veya sözde kuram dili kullanılarak, aydınları, gençleri etkileyecek şekilde bir “yeni dünya düzeni literatürü” oluşturuldu.
Çok etkili ideolojik aygıtlarla ve sınırsız finansman kaynaklar aktarılarak oluşturulan bu literatüre göre; “açık toplum düşmanı sosyalizm ideolojisi tedavülden kalkmıştı”; “bireysel, etnik, dini özgürlükleri baskı altına alan ulusal devletlerin modası geçmişti”; “ulusal sınırlar anlamsızlaşmıştı”; “kamucu ekonomi ve devletçilik kötü ekonominin sembolü olmuştu.”
Öte yandan devrimci milliyetçilik faşizmle eşleştirilirken, etnik ayrılıkçılık “özgürlükçülük” olarak sunuldu.
Hatta ulusal bütünlüğün dışında konumlanan dinsel fraksiyonlar, cemaatler, tarikatler sivil toplumun, çoğulculuğun parçası olarak kabul edildi.
Bütün bu propagandalar etkili de oldu.
Ülkemizin bu şekilde değiştirilmiş entelektüel aurasında 1990’lı yıllarda sosyalizmi ve ulusal devleti savunanlar neredeyse “dinozor” olarak anılıyorlardı.
O yıllarda Türkiye’de entelektüeller arasında “İkinci Cumhuriyet” rüzgarları estirilirken; ciddi ciddi federasyon tartışmalarına girilirken; sendikacılık, kooperatifçilik, kamu iktisadiyatı küçümsenirken; hatta demiryollarına bile “komünist işi” diye bakılıp raylardan uzak durulurken aslında -şimdilerde çok daha net olarak anlaşıldığı gibi- esasında ulusal devletleri (özellikle de Kemalist ulusalcılığı) etkisizleştirmek isteyen kapsamlı bir emperyalist planın hegemonik altyapısı oluşturulmaktaydı.
12 Eylül faşizminin yakıcılığında bazı solculara da hoş bir esinti hissi getiren küreselleşme rüzgarının tesiri altında bu esintiyle gelmekte olan büyük fırtınayı görenlerin sayısı maalesef o zamanlar çok fazla değildi.
Oysa 1990’lı yıllarda Türk siyasal hayatının teorik ve pratik bilincine sahip yurtsever aydınlar, küreselleşme ile ilgili son derece realist, bilinçli çözümlemeler yapmışlar ve farklı ideolojik aygıtlar kullanarak insanların bilincine enjekte edilmeye çalışılan “yeni dünya düzeninin kaçınılmazlığı” palavralarını deşifre etmişlerdi.
Sol, sosyalist, Kemalist, Türkçü hareket içerisinden gelen bu devrimci aydınlar, kendi öz ideolojik donanımlarından vazgeçmeden küreselleşme karşıtlığını, ulusal devleti savunmayı ve ulusalcılığı en öncelikli vatan ve insanlık amacı olarak kabul etmişlerdi.
Sosyalizmin öldüğü safsatasına inanmıyorlardı; tarihin sonu yaygarasının devrimcilik karşıtı bir propaganda olduğunun bilincindeydiler; 1980 öncesinin yönlendirilmiş soğuk savaş çatışmacılığının yarattığı tahribatı iyice gözlemlemişlerdi.
12 Eylül darbe faşizmini iliklerine kadar hissederken -özeleştiri de yaparak- rejimin yarattığı/rejimi yaratan neo-liberalizm ideolojisini (ki küreselleşmenin tohumudur) iyice tahlil ettiler ve Türkiye için yaratacağı tehditleri fark ettiler.
Yazdılar, konuştular, uyardılar.
Sosyalist, Türkçü, millici, ulusalcı olarak buluştular.
Emek ve vatan mücadelesinin; Türklük ve sınıf mücadelesinin; demokrasi ve devrim mücadelesinin, Türkiye koşullarında hepsinin ama hepsinin, birbirleriyle bağlantılı olduğunu kavrayacak entelektüel zekâya sahiptiler.
Türk siyasal düşünce geleneğinde, Türk dünyasında ve dünyada bu kavrayışı yansıtan yüzlerce örnek buldular ve halka yılmadan aktardılar.
İçinden geldikleri mahallenin ters bakışlarına hiç aldırış etmediler.
Mahallelerinin ideolojik önyargılarını hep birlikte değiştirmek için uğraştılar.
Sayıca az ama beyince çok büyüktüler.
Kimler yoktu ki bu bilinçli, namuslu entelektüeller, aydınlar treninde?
Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu, Attilâ İlhan, Doğan Ergun, Alpaslan Işıklı, Mümtaz Soysal, Anıl Çeçen, Arslan Bulut, Işık Kansu, Hasan Basri Gürses, Nusret Türk, İlhan Selçuk, Korkut Boratav, Nihat Genç, İlter Ertuğrul…
Elbette liste çok daha fazla. Ben sadece 1990’lı yılların sonunda tanışma, sohbet etme, yoldaş-dost olma onuruna ulaştığım meşhur-etkili “entelektüel savaşçıları” yazdım.
Türkiye’de ulusal devlet karşıtlığının entelektüel bir dalga halini aldığı ve aydınlar üzerinde etkili olduğu 1995-1999 yıllarını milat olarak aldığım için bu dönemin öncesinde ve sonrasında etkili olan veya etkisini gösteren entelektüelleri kapsam dışında bıraktım.
Çünkü yukarıda saydığım listedeki sembol isimler, şu anki emperyalist Ortadoğu stratejilerinde açık bir şekilde deklare edilen “ulusal devlet” karşıtlığının 1990’larda oluşturulmaya başlanan entelektüel altyapısının anında farkına varmışlardı.
Her bir aydın kendi bilimsel ve ideolojik donanımı çerçevesinde büyük bir düşünsel mücadele içerisine girmişti.
Bu isimlerden bazıları alçakça katledildi; bazıları vefat etti.
Onların mücadelesi güneş gibi aydınlattı ulusu.
Yeryüzüne dokunup yanan bir meteor gibi, ölürken bile büyük bir ışıltı bırakıp gittiler.
Onlar geniş kitlelerin, aydınların yanıldığı, yanıltıldığı bir dönemde bilimden, evrensel değerlerden, Cumhuriyet devrimi birikiminden beslenen güçlü bir ulusal coşku yarattılar.
Bu coşku öylesine güçlü, haklı ve anlamlıydı ki, yurtseverlik ortak paydasında buluşan bu aydınların katılmadığımız başka fikirlerini de görmezden geldik, önemsemedik.
Hala o coşkuyu yaşatanlara selam olsun.
Otuz yıl önce başlayan entelektüel savaş ve öncü aydınlar
1990’lı yılların sonuna doğru Türk siyasal/entelektüel hayatında gündem olan konulardan biri küreselleşme ve ulusal devlet çatışmasıydı.
