Uzun bir süredir içimdeki sesle hemhalim.
Öyle iyi anlaşıyoruz ki başka hiç kimselere ihtiyacımız kalmadı.
Yıllarca nasıl da ihmal etmişim onu. Susturmuşum, “sen konuşma bilmezsin” demişim, “işler hiç de senin bildiğin gibi değil “deyip ağzını kapatıvermişim. Çok yazık…
Artık kalabalık seslerden uzaklaşıyorum. Bu belki de sorgusuz bir içe dönüş hali ya da ruhsal yalnızlığın dem tutmuş şekli…
Hatta belki de deliliğin ilk safhası fakat her ne olursa olsun insanı sakinleştiren, iyileştiren bir ses bu.
Bir günah çıkarma ayini bu. Onu susturduğum ,arsızca sesini kısmaya çalıştığım zamanların bedelini ödeme zamanı…
Esasında hepimiz, beynimizi uyuşturan ve adeta bir akıl kumkuması gibi yüksek sesle bağıran o dış sesin kurbanlarıyız.
ÖYLE YAPMA, ELALEM NE DER SONRA, AYIP, SENİN YAŞINDA BİR KADINA YAKIŞIYOR MU, ÖYLE GİYİNME, KIR DİZİNİ OTUR, SUS BİRAZ, UYUMLU OL, AMAN KİMSE DUYMASIN, İDARE EDECEKSİN İŞTE NE YAPACAKSIN, CİDDİ OL, ÇOK GÜLME…
Her bir komut bizi sindirip, uyuşturdu adeta. Biat etmenin o sığ sularında zavallı hayatlar yaşadık. Oysa biz bu dünyaya gülmek, sevinmek ve keyifle yaşamak için gelmemiş miydik?…
Artık dışarıdaki tüm sesleri kısma zamanı. Kendi varoluşumuzu kendi sesimizle yüceltme zamanı.
Artık hedonist bir yerdeyim.
Bu güne kadar yaşadığım tüm üzüntülerin ardında “HAYIR” diyemediğim, sisteme boyun eğdiğim hallerimin olduğunu biliyorum artık.
Lise yıllarında okuduğum Susanna TAMARO ‘nun “Yüreğinin Götürdüğü Yere Git” adlı romanında verdiği mesajı 50 plus günlerimde hayatıma yansıtıyor olmanın hafif pişmanlığındayım.
Bir taraftan da “AMA OLSUN” diyebildiğim zamanlardayım. “Olursa olur, olmazsa da bir çare buluruz ” demlerindeyim artık…
Sesimi kısmıyorum artık, incelikle dinliyorum onu. Kızmıyorum, söylenmiyorum, kavga etmiyorum …
Bilakis, ondan özür diliyorum.
O sesin bir gün beni zeytin ağaçlarının, nar bahçelerinin olduğu huzurlu kıyılara götüreceğine dair inancım tam.
Bundan sonra o sesin kılavuzluğunda yola hasarsız devam edeceğime yürekten inanıyorum.
Sadece içimi dinliyorum ki dinledikçe yüreğimde kuşlar kanatlanacağını biliyorum.
O sesi dinlediğim vakit ; gün doğumlarına, yavaş edilen kahvaltılara, fırından taze çıkmış ekmeğe, yeniden meyveye durmuş portakal ağacına, yeşil gözlü zeytinlere, uzun yürüyüşlere, kafana göre alıp başını gitmelere, plansızlığa, şükür ettiğin her ana, neşeli yalnızlıklara, efkarın ve kederin belini kırmaya, “bunda da vardır bir hayırlara” şöyle yürekten bir selam çakıyorsun.
Ve işte tam o an içindeki sesle birlikte “İYİ Kİ YAŞIYORUM” deyiveriyorsun…
