“Demokratik Cumhuriyet”, ülkemizde son dönemlerde özellikle tedavüle sokulduğunu düşündüğüm bir ifade. Kulağa oldukça hoş geliyor. Üstelik son derece meşru kelimelerden (demokrasi, cumhuriyet) üretilmiş. Bu anlamda “demokratik cumhuriyet” başlığı altında görüşlerini dile getirenler, görüşleri ne kadar sınır zorlayıcı, özünde cumhuriyet (Türk devrimi) karşıtı olursa olsun çok geniş bir muhatap kitlesi bulabiliyorlar.
Öte yandan bu fikri dile getirenlerin çoğunluğunun cumhuriyet devrimiyle ilgili önceki siyasi yaklaşımlarını dikkate aldığımızda bu kavramsal ifadenin arka planını daha dikkatli bir şekilde irdeleme ihtiyacı ortaya çıkıyor.
Demokratik cumhuriyet ifadesi şu varsayımlara dayanıyor: Cumhuriyet devrimi demokratik bir devrim değildi; Kemalist önderlikte demokrasi ideali mevcut değildi; Cumhuriyet tarihi boyunca farklılıklara karşı sert, baskıcı bir tutum sergilendi vs.vs.
Peki cumhuriyetin demokratikleşmesi nasıl sağlanacak? İşte bu soruya verdikleri cevap genellikle “ulus-devlet niteliklerinden arınarak” veya “laiklik ilkesini gevşeterek” şeklinde oluyor.
Yani “demokratik cumhuriyet” kavramını ısrarla gündeme getirenlerin büyük çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti’nin arızlarının temel kaynağının cumhuriyetin ulus-devlet ve laik niteliğinden kaynaklandığını bazen doğrudan bazen dolaylı olarak söylüyorlar.
İşte burada tam bir kavramsal karmaşa ve/veya “kavramsal tuzak” diyebileceğimiz bir durumla karşılaşıyoruz.
Her şeyden önce cumhuriyet kavramı son derece basit bir içerikle, sanki bir ülkenin resmi adının sadece bir parçasıymış gibi sunuluyor. Yani mesela, Estonya Cumhuriyeti, Kongo Cumhuriyeti, Kosova Cumhuriyeti gibi. Sadece “devletle özdeş”, sıradan teknik bir kavram. Cumhuriyet krallık değildir, o kadar.
Bu bakış açısıyla cumhuriyet hükümetlerinin yapmış olduğu bütün icraatler, cumhuriyet kavramına, cumhuriyet rejimine mal ediliyor. Aslında bir nitelik olan cumhuriyet, esasında özünde nötr bir yönetme durumunu (estate) ifade eden devlet ile aynı anlamda değerlendirildiğinde devlet demokrat değilse, cumhuriyet düşüncesi de demokrat olmuyor; devlet ceberrut ise cumhuriyet de ceberrut oluyor; devlet baskıcı, ayrımcı, tahakkümcü ise cumhuriyet de öyle oluyor.
Halbuki cumhuriyet niteliğiyle (rejimiyle) donatılmış bir devlet demokrat, eşitlikçi, herkese ait olan olmak zorundadır.
Cumhuriyeti niteliksel özelliklerinden arındırıp pratik uygulamaları üzerinden kabaca sadece “monarşik olmayan devlet” ile özdeş kabul etmek çok güçlü tarihsel, teorik temellere dayanan cumhuriyetçilik fikrini toptan yok saymak demektir. Bu durumda Türkiye Cumhuriyeti’nde de cumhuriyetin vasfı padişahlıkla (krallıkla) yönetilmemekten ibaret sanılıyor, demokrasi ile cumhuriyet arasındaki simbiyotik ilişki gözden özellikle kaçırılıyor.
Öte yandan cumhuriyet rejiminin ulus-devlet özellikleri, laik duyarlılıkları cumhuriyet kavramının mütemmim cüz’ü değil de sonradan ona enjekte edilmiş bir teferruatı gibi algı oluşturuluyor.
Artık biraz daha somut örnekler dönersek, çıkan sonuç şu oluyor: Sadece bir devlet biçimine indirgenmiş (tarihselliğinden, felsefesinden hatta etimolojisinden) arındırılmış cumhuriyetin Kürtlerle ve dini cemaatlerle bir ittifak içinde yeniden örgütlenebilmesi için ulus-devlet anlayışından ve tavizsiz laiklik saplantısından vazgeçmesi gerekiyor.
Bu düşünce son zamanlarda ABD merkezli diplomatik söylemde “Ortadoğu Barışı” adı altında sıkça dile getiriliyor.
İşte böyle bir devlet tadilatının yapılacağı yerin çatısı olarak “demokratik cumhuriyet” kavramı üretiliyor.
O zaman geçiyoruz kavramsal tartışmaya: Cumhuriyet nedir? Cumhuriyetçilik hangi başka değerleri içerir?
Zaten demokrasi, laiklik olmadan cumhuriyet olur mu?
Ulus-devlet ile cumhuriyet hangi kafa karışıklığında birbirlerinin zıddı haline getiriliyor?
Evet, cumhuriyet tarihinin belli dönemlerinde, özellikle de sistematik olarak darbe dönemlerinde vatandaşlara yönelik çok ciddi baskılar, hatta zulümler yapılmıştır.
Bunu kim inkâr edebilir?
Ancak bu baskılar cumhuriyetçi rejimden kaynaklanmıyor, bilakis cumhuriyetçiliğin zayıfladığını, etkisizleştirildiğini gösteriyor.
Cumhuriyet (respublica), bütün felsefi-kavramsal nitelikleri bir yana, etimolojik olarak da herkese ait olan, halka ait olan, halkın ortaklığında olan demektir.
Egemenliğin kaynağı da, iktidar gücünün kaynağı da halktadır.
Yasama, yürütme ve yargı erkleri de meşruiyetlerini halktan alırlar.
Üretim, tüketim, tasarruf, yatırım, vergilendirme, denetim, asayiş, yerel yönetim, dış politika, temel haklar ve hatta savaş kararı halk iradesinin tecellisi olarak vücut bulur.
Cumhuriyet bu iradeyi temsil eden rejimin adıdır. Yani rejimin her boyutunda, her aşamasında, her kararında ayrımsız, bütünüyle halk vardır.
Bu yüzden cumhuriyet, “herkese ait olan” devletin, hükümetin; yani Atatürk’ün tabiriyle halk hükümetinin rejimidir.
Peki bir ülkede yaşayan herkesin sahibi olduğu, bir ülkede yaşayan herkese ait olan devlet nasıl bir devlettir?
İşte burada cumhuriyetlerin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte rasyonalitenin gereği olarak kendisini göstermeye başlayan ulus-devletleri belirtmek gerekir.
Yani cumhuriyet rejiminin temeli olan halk, tesadüfi olarak bir araya gelmiş cemaatlerin, toplulukların kerhen oluşturdukları bir bütünsel topluluğu ifade etmez.
Aksine, monarşiler yıkılırken, kırsalda feodal bağlar çözülürken, kilisenin baskısı (dogmatizmi) akılla, bilimle ortadan kaldırılırken, bu büyük devinim sürecinde ortak tarih, kültür ve siyasal ülkü etrafında bütünleşen halklar ulusal topluluğu oluşturdular. Bilimle, akılla, özgürlükle “Aydınlanmış” havayı teneffüs eden halkların ortak siyasal kültür ve yurttaşlık bilinciyle, yeni bir kimlik ve ulusal kişilikle oluşturdukları yeni devlet biçimi ulus-devlet oldu. Halklar, her aşamada maruz kaldığı tahakküm zincirlerinden kurtularak, özgürleşerek ulusa dönüştü.
İşte Cumhuriyet, esas itibariyle bu tahakkümsüzlüğün rejimidir. Philip Pettit, Frank Lovett, Maurizio Viroli gibi siyaset felsefecileri tam da bunu anlatmaktadırlar. Bu düşünürlere göre toplumsal ve bireysel özgürleşme esas itibariyle monarşiyi ve her türlü keyfi iktidarı ortadan kaldıran ve bağımlılık ilişkilerini de söküp atan cumhuriyet rejimi ve onun bilimsel ve ulusal temelli kurumsal yapılarıyla başlar.
Demokrasi (halk iktidarı, halk hükümeti) ise bu rejimin gerçek niteliğine (tahakkümsüzlüğe ve özgürleşmeye) kavuşmasını sağlayan “olmazsa olmaz” siyasal araç olmuştur. Bu çok katmanlı devrimci politik süreçte toplumsallaşan (ve böylece ulusallaşan) halk kitleleri özgürleşme yolunda/özgür yurttaş niteliğini kazanmıştır.
Yurttaşlık, cumhuriyete, ulus-devlete, demokrasiye bağlılık aidiyeti olarak geliştirilirken laiklik ve demokrasi, bu sistemin kusursuz işlemesini sağlayacak ana harç işlevi görmüştür.
Yani kısacası, tarihsel olarak, Aydınlanma devriminden doğmuş olan cumhuriyet, demokrasi, ulus-devlet, yurttaşlık, laiklik ilkeleri, her biri diğeri için olmazsa olmaz ekosistem unsurlarıdır. Atatürk’ün cumhuriyetçi demokrasi teorisi de budur.
Laikliği, demokrasiyi, ulusal devleti (ulusal egemenliği, ulusal yurttaşlığı) askıya almış rejimler resmi adlarında cumhuriyet olsa bile cumhuriyetin yakınından bile geçemezler.
Başka bir yazımda ayrıntılı belirttiğim gibi bu rejimler cumhuriyet değil, cemahiriyye (örneğin Kaddafi Libyası) veya otoriter/totaliter (örneğin Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti) rejimleridir.
Cemahiriyyenin, etimolojik olarak aynı kökten gelse de felsefi içerik ve uygulama ideolojisi açısından cumhuriyet kavramı ile ilgisi yoktur. Keza gerçek cumhuriyet rejimlerinde asla totalitarizm söz konusu değildir.
Otoritarizm ise sadece cumhuriyetin ilk kuruluş evresinde geçici-devrimsel bir aşamada söz konusu olabilir. Bu aşamada bile demokrasi iradesi kendiliğinden var olur, dillendirilir ve bu irade demokrasiyi cumhuriyet rejiminin olmazsa olmaz parçası haline getirir.
Yani cumhuriyet tamama ererken demokrasiyi iç sistemine nakşetmek zorundadır. Bu söz konusu olmadığında cumhuriyet de tamamlanmamış demektir.
Çünkü cumhuriyet, nihayetinde tahakkümsüzlük ile birlikte oluşan özgürleşme rejimidir. Demokrasi, bu tahakkümü sınırlandıran, sıfırlayan temel araçtır. Bunun uygulanabilme ölçeği ise ulus-devletlerdir. Çünkü, ulus üstü veya ulus-altı bir yapılanmada bütüncül-uzlaşımsal eşitlik söz konusu değildir. Aksi durum yurttaşlığı öldürür.
O Yüzden çok sık kullanılan başka bir ifade de son derece yanlıştır: eşit yurttaşlık. Eşit yurttaşlık demek farklı yurttaş (ve elbette yurt) niteliklerinin bir arada yaşama ölçütlerini anlatır. Bu anlayış, asla cumhuriyetçi bir anlayış olamaz. Doğru ifade, yurttaşların eşitliğidir. Çünkü cumhuriyet rejiminde yurttaşlar her bakımdan eşit ve eşit 8ayrı olmayan) haklara sahiptirler. Birden fazla yurttaş kimliğinin ne kadar eşit haklara sahip olunursa olunsun aynı cumhuriyette, cemiyette ve ulusal toplulukta olması mümkün değildir. Konfederal/federal yapılarda dahi tek bir bir üst yurttaşlık kategorisi vardır be herkes ona riayet etmek zorundadır.
Bütün bu gerçekliklere rağmen “cemaat yurttaşlığı”, “ulus-devletsiz cumhuriyet”, “laik olmayan demokrasi” gibi oksimoron ifadeler, kasıtlı olarak kullanılmaktadır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan devrimlerin esas hedefi cumhuriyeti kemale eriştirmekti. Bu da demokrasiyle olacaktı.
Nitekim, Cumhuriyet’in ilk devrim döneminde -büyük çabalara rağmen- tam olarak uygulama imkânı olmasa da demokrasi ülküsü cumhuriyet rejiminin her zaman ayrılmaz parçası olarak kabul edildi.
Atatürk’ün siyasal düşüncesinde demokrasi cumhuriyete içkin, hukuk diliyle söylersek onun mütemmim cüzü olarak kabul edilmiştir, teferruatı değil. Aynı şekilde ulu-devlet de cumhuriyetin ayrılmaz parçasıdır.
Ne tesadüftür ki, tam da ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın ulus-devlet biçimini her fırsatta eleştirdiği (belli ki bir bu ABD’nin politikası), neo-Osmanlıcı, millet sistemine dayalı siyasal anlayışı (yani cumhuriyetçi yurttaşlığı yok edecek olan anlayışı) “Ortadoğu Barışı” için şiddetle önerdiği son üç yıldır “demokratik cumhuriyet” kavramı siyasal gündemde giderek daha fazla yer tutuyor.
Demokrasinin gelişmesini isteyenler, bu niyetlerinde samimi iseler, son derece tartışmalı bir “demokratik cumhuriyet” ifadesini kullanmak yerine “daha fazla cumhuriyet” talep ederler.
Çünkü cumhuriyet ne kadar yetkinleşir ve ne kadar hızlı tamamlanırsa demokrasi de o kadar yetkinleşir ve o kadar hızlı tamamlanır.
Ayrıca özelikle belirtmek gerekir ki; cumhuriyet gerçek anlamına ve yetkinliğine ancak ulus-devlet biçiminde erişir. Bu çerçevede tahakkümsüzlüğün ulusal düzenini sürekli inşa edecek dinamik-devrimci güç ise cumhuriyetin yetiştirdiği ve cumhuriyeti yetkinleştiren “özgür insan”ın demokratik-ulusal enerjisi olacaktır.
