1950’li yıllar…
Ülkemizdeki futbol ilgisi, hemen bütün spor dallarının açık ara üstünde.
İlgi alaka anlamında o yıllarda futbolla yarışacak tek branş var: Millî sporumuz güreş.
Zaten güreş dışında uluslararası turnuvalarda başarılı olduğumuz başka bir alan da yok.
Buna rağmen önce İstanbul Ligi’nin sonra da Millî Lig’in yarattığı futbol heyecanı hiçbir spor dalında görülmemiştir.
Fenerbahçeli Lefter Küçükandonyadis (Ordinaryüs), Can Bartu (Sinyör); Galatasaraylı Turgay Şeren (Berlin Panteri), Metin Oktay (Taçsız Kral); Beşiktaşlı Coşkun Taş (Baba Coşkun), Recep Adanır (Baba Recep)…
Bu isimler o zamanlar birer pop yıldızı gibi meşhurdular ve her birinin şöhreti popüler kültürün “ikon üretimi” sürecinde günümüze kadar taşındı.
Hâlâ üzerlerine senaryolar yazılıyor, belgeseller çekiliyor.
Elbette bu isimlerin her biri çok iyi futbolcu ve sporcuydu.
Başarıları asla tesadüf değildi.
Hatta çoğu, büyük tantanalarla ve yüksek bonservis bedelleriyle yabancı ülke takımlarına transfer oldu.
Bu şöhretlerin yer aldığı bir ortamda, bir türlü katılamadığımız Dünya Kupası her zaman futbol gündeminin en başlarında yer alıyordu.
Yıl 1953…
Bir yıl sonra gerçekleştirilecek Dünya Kupası organizasyonuna Avrupa’dan katılacak ülkeleri belirlemek için oluşturulan eleme programında Türkiye; İspanya ve Hollanda’nın dahil olduğu 6. Grup’ta yer alıyor.
Avrupa, henüz II. Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımı toparlayabilmiş değil.
Maddi zorluklar içerisinde futbola yapılan yatırımlar da epeyce sınırlı.
Bu koşullar altında grupta favorilerden biri olan Hollanda turnuvaya katılmama kararı alıyor.
Meydan İspanya ve Türkiye’ye kalıyor.
İki takım kupaya katılabilmek için final maçları oynayacak.
İlk maç İspanya’da oynanıyor.
Favori İspanya maçı 4-1 kazanıyor.
Türkiye’de oynanan maç ise Türkiye’nin 1-0’lık galibiyetiyle son buluyor.
O zamanlar averaj sistemi yok.
Üçüncü maç tarafsız sahada (Roma’da) oynanıyor ve 2-2 sonuçlanıyor.
Uzatma ve penaltı sistemi de olmadığı için kura çekimine gidiliyor.
İtalyan bir çocuğun (Franco Gemma) çektiği kurada Türkiye çıkıyor ve Millî Takımımız, İsviçre’de düzenlenen 1954 Dünya Kupası finallerine katılma hakkı kazanıyor.
Bu turnuvada Türkiye, daha futbolun tam olarak gelişmediği Asya temsilcilerinden Güney Kore’yi 7-0 mağlup ediyor.
Ancak Batı Almanya’ya 4-1 ve 7-2’lik skorlarla iki kez yenilerek kupaya veda ediyor.
2000’li yıllara kadar Türkiye’nin Dünya Kupası macerası bu kadar.
Dünya Kupası turnuvası 1930 yılından bu yana gerçekleştiriliyor.
Türkiye 24 yıl sonra ilk kez -yukarıda bahsettiğim şekilde- 1954’te katılabilmiş.
Daha sonra 1958, 1962, 1966, 1970, 1974, 1978, 1982, 1986, 1990, 1994, 1998 Dünya Kupası finalleri var.
Aradan geçen 11 Dünya Kupası elemesi, tam 48 yıl…
Türkiye, bir kez bile elemelerden geçip finallere katılamamış.
Üstelik o zamanlarda futbol konusunda öyle bir “aşağılık kompleksi” var ki…
Hiç unutmuyorum, iki kez 8-0 yenildiğimiz İngiltere ile bir keresinde Türkiye’de (29 Nisan 1987) 0-0 berabere kaldık diye o zamanki gazetelerin hemen hepsi zafer manşetleri atmış, köşe yazarlarının birçoğu neredeyse ağlamaklı bir coşkuyla kaleme sarılmış ve futbolcular birer kahraman gibi alkışlanmışlardı.
Evet, 1990’lı yıllardan sonra Türk futbolunda önemli atılımlar gerçekleşti.
Avrupa kupalarında büyük başarılar elde edildi.
Örneğin Mustafa Denizli’nin teknik direktörlüğünde Galatasaray, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı finale kadar yükseldi.
Yine Galatasaray, Fatih Terim’le 2000 yılında o zamanlar “Kupa 2” olarak adlandırılan UEFA Kupası’nı kazandı.
(Ancak Galatasaray bu kupaya Şampiyonlar Ligi grubundan elendiği için dahil olmuştu. Yani bana sorarsanız Mustafa Denizli’nin Şampiyon Kulüpler Kupası’ndaki [şimdiki Şampiyonlar Ligi] yarı finali, Fatih Terim’in UEFA Kupası’nı kazanmasından daha büyük bir başarıdır.)
Elbette her iki teknik direktörün başarıları Türk futboluna büyük bir özgüven kazandırmıştır.
Bu süreçte Avrupa’nın kulüp turnuvalarında güzel sonuçlar da elde edilmiştir.
Ancak Dünya Kupası’na katılım özlemi hiç giderilememiştir.
Ta ki 2002 yılına kadar…
Şenol Güneş liderliğindeki Türkiye, 2000 yılında başlayan Dünya Kupası elemelerini, baraj (play-off) turunda Avusturya gibi bir takımı İstanbul’da 5-0 yenerek geçmiş ve “mâkus talihi” ortadan kaldırmıştır.
Bu çok büyük bir zafer olarak değerlendirilmiştir.
Türkiye elemeleri başarıyla geçmiş ve Güney Kore ile Japonya’daki Dünya Kupası’na katılmaya hak kazanmıştı.
Yüz milyonlarca insanın izlediği turnuvada artık Türkiye de olacaktı ya, bu mutluluk yeterdi.
11 turnuva ve 48 yıldır gerçekleştirilemeyen Dünya Kupası’na katılma hedefine bu sefer büyük bir özveri ve başarı hikayesiyle ulaşılmıştı.
Yıllardır bu büyük turnuvada hep başka takımları tutmuş; Arjantinciler, Brezilyacılar, Almanyacılar olarak taraflara ayrılmıştık.
Türk halkı başkalarının yıldızlarını alkışlamış; hatta kültürel olarak Türkiye’ye biraz yakın olan ülkeleri, mesela Fas’ı, Cezayir’i gönülden desteklemişti.
2002 yazı futbolseverler için ilk defa kendi ülkesini göreceği bir futbol şölenine dönüşecekti.
Hiç kimse, hiçbir otorite veya yazar-çizer grubu, elemelerden play-off ile gelmiş ve uzun yıllardır Dünya Kupası tecrübesi olmayan Türkiye için yüksek dereceler beklemiyordu.
O sene turnuvaya katılınması bile yeterli görülüyordu.
Bu çok büyük bir başlangıçtı.
Gruptan çıkıp 2. tura yükselmesi büyük bir sürpriz olurdu, üst başarı ölçüsü buydu.
Heyhat, Şenol Güneş’in liderliğinde Türkiye gruptan çıktı.
Grup lideri Brezilya’yı bile son ana kadar zorlamıştı ki o Brezilya Dünya Şampiyonu olacaktı.
Türkiye sınırları aşmıştı; beklenti çıtası bir anda yükselmeye başladı.
İşte tam bu sırada İstanbul’un fanatik kalemşörleri birdenbire harekete geçtiler.
Eyvah eyvah, Millî Takım olağanüstü bir başarı yakalamıştı ve başında Trabzonlu, hiç de medyatik olmayan, “senyör” spor yazarlarıyla “kanka” olmamış, öğretmen Şenol Güneş vardı.
O zamanki “zavallı” tartışmaları hatırlayın.
Millî Takım’a da Şenol Güneş’e de bu başarıyı zehir etmeye başladılar.
Öyle ki “Fatih Terim veya Mustafa Denizli Kore’ye gönderilsin, Şenol Güneş’in yerine takımın başına geçsin” şeklindeki onur kırıcı teklifler bile dile getirildi.
İstanbul medyasının bir kesimi ne yapacağını şaşırmıştı.
Millî Takım’ın gruptan çıkması, Şenol Güneş aleyhindeki bütün tezlerini çürütüyordu.
Millî Takım bir tur daha atladı susmadılar, çeyrek finale çıktı, yarı finale çıktı yine susmadılar.
Dünya üçüncüsü oldu Millî Takım, eleştiri dozunu iyice artırdılar.
Kupa müsabakaları sona erdi, Türkiye’nin yenildiği tek takım olan Brezilya şampiyon oldu.
Belki yarı finalde Türkiye’nin karşısına o zamanların süper takımı Brezilya çıkmasaydı Türkiye finale bile çıkabilirdi.
Ama sonuçta yarım asırdır elemelerden bile geçemeyen Türkiye; dünya ve ülkemizdeki hiçbir futbol otoritesinin ihtimal dahilinde görmediği Dünya üçüncülüğüne ulaştı.
Üstelik ev sahibi Güney Kore’yi güzel bir futbolla yenerek…
Bu çok ama çok büyük bir başarıydı.
Dünya basını Türk Millî Futbol Takımı’nı ve Şenol Güneş’i göklere çıkarıyordu.
Ama o da ne, bizim medyadan Şenol Güneş’e yönelik saldırılar devam ediyordu.
Zaten kılık kıyafetini, efendi duruşunu, felsefi ve etik (sonuçta öğretmen) konuşmalarını turnuva boyunca alaya almışlar, hocanın canını sıkmışlardı.
Allah’tan bu saldırılar Şenol Hoca’nın motivasyonunu bozmadı.
Hiç beklemedikleri şekilde Şenol Hoca’nın takımının Dünya üçüncüsü olması da bu müzmin haseti durduramadı.
Türkiye’nin bu inanılmaz tarihî başarısından sonra öyle garip ve zavallı yorumlar yapıldı ki… ,
Sıkı durun, en şöhretli kalemlerden bazıları şunu söyleyebildiler: “Türkiye, Şenol Güneş yüzünden dünya şampiyonluğunu kaybetti.”
Ciddi bir “akıl tutulması” örneği sayılabilecek bu değerlendirme, özellikle rahmetli Hıncal Uluç ve onun etkisindeki zevat tarafından bıkmadan usanmadan yıllarca dile getirildi.
Öyle ya, ondan önceki turnuvalarda defalarca şampiyonluğa ulaşan (!) Türkiye, 2002 Dünya Kupası’nda Ronaldinho’lu, Roberto Carlos’lu, Ronaldo’lu, Rivaldo’lu Brezilya’ya -güya Türkiye’nin ayarında olamayacak sıradan bir takıma(!)- yenilerek finale çıkamamıştı.
50 yıl boyunca “Dünya Kupası’na bir katılabilsek!” şeklinde seyreden mütevazı hayaller, Şenol Güneş sayesinde bir ayda “Nasıl Dünya Kupası’nı kazanamayız yahu!” seviyesine yükselmişti.
Elbette amaç Şenol Hoca’nın başarısını küçültmekti.
İlginç bir şekilde, aradan yıllar geçti, bu değerlendirmelerden hiç vazgeçmediler.
Bir insanın başarısı neden bu kadar ısrarlı ve öfkeli biçimde küçültülmeye çalışılır?
Dünya üçüncüsü takımın teknik direktörü için neler söylemediler ki, hâlâ söylüyorlar.
Şenol Güneş’i bir kez olsun tebrik etmek yerine ısrarla şunu dillendirdiler: “Aslında dünya üçüncüsü takımın kadrosunun bel kemiği 2000 yılında UEFA Kupası’nı kazanan Galatasaraylı futbolculardan oluşmaktaydı. Dolayısıyla başarı Fatih Terim’indir, Şenol Güneş’in değil.”
Bu saçma yorum, Türkiye’de “gerçek kırıcı” taraftarlığın ne kadar tehlikeli boyutlara geldiğinin göstergelerinden biridir.
Bunun bir adım ötesi “taraftar şizofrenliği”dir ki bu aşamaya ulaşıldığında ve bu hastalıklı bakış açısı taraftar fanatikliğiyle hızla yayıldığında sadece futbol hayatı değil, genel toplumsal hayat da çözülmeye başlayabilir.
Neyse ki henüz o boyutta değiliz.
2000 yılında kulüpler arası müsabakada şampiyon olmuş bir takımın kadrosundaki futbolcuların ağırlıkta olduğu Millî Takım’ın 2002’de Dünya üçüncüsü olmasını 2000 yılındaki takımın teknik direktörüne bağlamak gerçekten çok zorlama bir “gerçek kırıcılık” çabası örneğidir.
Yani bu teoriye göre bu oyunculardan oluşan bir takımın herhangi bir turnuvada başarısız olma imkânı yoktur.
Bu oyuncular 2000 yılındaki başarı sürecinde bir maçın kazanılması için gerekli olan bütün taktik bilgileri, oyun sistemini, hatta antrenman ve kondisyon eğitimini o zamanki teknik direktör eliyle almışlar ve ceplerine koymuşlardır.
Aradan iki yıl da geçse, üç yıl da geçse; takım kulüp düzeyinde değil Millî Takım düzeyinde de olsa, yeni bir teknik direktörün bu futbolcular üzerinde bir etkisi yoktur!
Ne yazık ki bu hakkaniyetsiz düşünceleri büyük bir iştahla savunan bir futbol taraftarı kitlesi de var.
Fatih Terim’in o zamanki milli takımın kadro niteliğine katkısı elbette yadsınamaz.
Ama takımı dünya üçüncüsü yapacak eğitim, taktik, strateji, motivaasyon ve saha çözümlemesi Şenol Güneş’in becerisidir.
Bunu görmeyip Güneş’in başarısını yadsıyanlar büyük bir hakkaniyetsizlik içindedirler.
Şenol Güneşli Millî Takım ertesi yıl, 2003 yılında, elit takımlardan oluşan Konfederasyonlar Kupası’nda da üçüncü oldu.
Üstelik bu kadroda bir önceki yılın kadrosundan önemli farklılıklar vardı.
Buna rağmen Şenol Güneş’in başarısı bir türlü hazmedilemedi.
Bunun nedenlerini incelemek meraklı bir araştırma konusudur.
Bu Şenol Güneş antipatisinin ciddi bir psikopatolojik arka planının olduğunu düşünüyorum.
Bence psikiyatri ve psikoloji bölümlerinde incelenmeye değer.
Şenol Güneş’e bu başarıyı getiren bir evveliyat vardı elbette.
Şenol Güneş, çok önemli bir futbol hareketinin ve birikiminin devrimci temsilcisiydi.
Bu arka planı biraz irdeleyince başarının hiç de tesadüf olmadığı gerçeği ortaya çıkacaktır.
Türkiye’de resmî ulusal futbol ligi 1959’da başladı.
Ondan önce de Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş rekabetiyle geçen İstanbul Ligi, ulusal lig gibi heyecanla takip ediliyordu.
1959’dan 1976’ya kadar yukarıda saydığım “Üç Büyükler” dışında şampiyonluğa uzanan olmamıştır. ,
Zaten öteden beri egemen eğilim Türk futboluyla Üç Büyükler’i özdeşleştirmiştir.
Bu karteli -kendi öz, kıt kaynaklarıyla, insan gücüyle- kıran takım Trabzonspor olmuş ve bu süreçte “Üç Büyükler”, “Dört Büyükler”e dönüştürülmüştür.
1974’te 1. Lig’e çıkan bu takım; çamurlu antrenman sahalarında idman yaparak, neredeyse boğaz tokluğuna, adeta savaşarak iki yıl içinde Türkiye şampiyonluğuna ulaştığında herkes şok içerisinde İstanbul krallığının yıkılışını izlemeye başladı.
Anadolu’nun İttihatçı-Kemalist İdman Ocağı geleneğinden gelen bu amatör ruh, her şeyi parayla sağlayan, her şeyi paraya bağlayan İstanbul’un “kapitalist” takımlarına meydan okudu.
Sekiz yıl içerisinde 6 Ulusal Lig Şampiyonluk Kupası, 5 Cumhurbaşkanlığı Kupası, 5 Başbakanlık Kupası, 3 Türkiye Kupası…
1976’dan 1985’e kadar 19 büyük kupa! Hangi kulüp bu kadar kısa süre içerisinde bu kadar büyük başarılar sağlamıştır acaba?
Fenerbahçeli Hababam Sınıfı öğrencileri, boşuna “Bir Mahmut Hoca’dan bir de Trabzonspor’dan çok çektik” demiyorlardı filmde.
İstanbul takımları için gerçekten “fırtınalı”, kabus yıllarıydı o yıllar.
İşte kaleci Şenol Güneş bu büyük başarının kaptanıydı.
Efsanenin en başında da o vardı, en sonunda da. 1978-79 sezonunda tam 1112 dakika gol yemeyerek hâlen kırılamayan rekoru kırmıştır.
Böyle bir kalecilik ve liderlik yeteneğine sahip olan Kaptan Şenol için elbette İstanbul takımları bütün maddi imkânları seferber etmiş; ancak onu (keza oyuncuların çoğunu) Trabzon’dan hiçbir şekilde ayıramamıştır.
İşte Şenol Güneş’in futbolculuk kariyeri böyle bir efsanenin öncüsü, onurlu, omurgalı kaptanı olarak sonlanmıştır.
Gelelim Teknik Direktör Şenol Güneş’e…
1988 yılında, futbolu bıraktıktan kısa bir süre sonra Trabzonspor’un başına geçerek teknik direktörlük kariyerini başlattı.
Kaptan elbette öncelikle havası sönmeye başlayan Trabzonspor’u eski günlerine döndürmek istiyordu.
Bu yüzden, arada bazı başka takımları çalıştırsa da Millî Takım dışında genellikle Trabzonspor için çalıştı.
Trabzonspor’daki “gerilimli” yıllarından sonra Millî Takım’da ve Beşiktaş’ta kazandığı zaferler, esasında koşulları uygun olsaydı Trabzonspor’u nerelere ulaştırabileceğinin de göstergesi sayılabilir.
Şenol Güneş’in Trabzonspor’da başarılı olamadığı şeklindeki -maalesef Trabzonspor taraftarlarının da önemli bir kesiminde yer bulan-yaygın kanaat kesinlikle yanlıştır ve Şenol Güneş karşıtı haksız bir propagandaya dayanmaktadır.
Teknik Direktör Şenol Güneş Trabzonspor’a 5 lig ikinciliği, 2 Türkiye Kupası, 2 Cumhurbaşkanlığı Kupası, 1 Başbakanlık Kupası kazandırmıştır.
1980’li, 90’lı yıllarda Türkiye’de iyice yerleşmeye başlayan paracı-metacı neoliberal futbol düzeninde kapitalistleşen, holdingleşen İstanbul ile Anadolu makasının iyice açıldığı bir ligde Anadolu takımlarının ikinci olması şampiyonluk kadar önem kazanmaktadır.
Bu düzende Trabzonspor’un ikinciliği Beşiktaş’ın şampiyonluğu kadar kıymetlidir.
Üstelik Şenol Güneş’in Trabzonspor’u, çoğunlukla kıl payı şampiyonluğu yitirerek ikinci olmuştur.
Hatta birinde şampiyonluk averajla kaçırılmıştır.
İstanbul’un ağır hegemonyasının Anadolu futbolunu, amatör ruhu ezdiği; futbolcuların “yıldızlaşmaya” başladıkları anda İstanbul’a koştukları; taraftarların büyük veya etkin bir bölümünün yönetimlerden “nasıl olursa olsun şampiyon olunsun” şeklinde bir iş bitiricilik istediği; amaca giden yolda her yolun meşru kabul edildiği hiç de adil olmayan bir futbol düzeninde İstanbul’un sermayeci futbol lobisine karşı şampiyon olabilmenin mucize, ikinci olabilmenin büyük bir başarı olduğunu düşünüyorum.
Şenol Güneş, Trabzon sayfasını kapatıp İstanbul’a ayak basar basmaz Beşiktaş’a iki kez (üst üste) lig şampiyonluğu yaşatmıştır.
Beşiktaş’a üçüncü yıldızı (15. şampiyonluğu) o taktırmıştır.
Ayrıca Beşiktaş, Şenol Güneş teknik direktörlüğünde Avrupa’da en büyük başarılarını yaşamıştır.
Onun teknik direktörlüğünde Beşiktaş; Porto (Portekiz), Leipzig (Almanya) ve Monaco (Fransa) gibi dev takımların bulunduğu Şampiyonlar Ligi grubunu 14 puan toplayarak lider tamamlamıştır.
Bu, bir Türk takımının Şampiyonlar Ligi’ndeki en büyük başarısıdır.
Güneşli Beşiktaş, UEFA Avrupa Ligi’nde de çeyrek finale kadar yükselmiş, burada penaltılarla elenerek yarı finali kıl payı kaçırmıştır.
Eğitimci Şenol Güneş; formsuz olan, motivasyonunu kaybetmiş yetenekli futbolcuları kendine getirmek ve yıldızlaştırmak gibi bir marifete de sahiptir.
Baştan sona elinden-emeğinden geçmiş Trabzonsporlu futbolcuları saymıyorum.
Beşiktaş’ta Burak Yılmaz, Cenk Tosun gibi bitik sanılan futbolcuları canlandırdığı, kendine getirdiği malumdur.
Oynattığı keyif veren hücum futboluyla Gomez, Aboubakar, Talisca gibi yabancı oyuncuları da adeta küllerinden yeniden doğurtmuştur.
Yani Şenol Güneş’in Millî Takımımızı Dünya üçüncüsü yapması asla tesadüf değildir.
Şenol Güneş; başarılarını özellikle küçültme gayreti içerisinde olan elitist spor yazarı ve taraftar kitlesi olsa da Türk spor tarihine damgasını vurmuş erdemli bir kişilik olarak anılacaktır.
Anadolu futbol devriminin bu “efendi savaşçısı”nın değerinin tam olarak anlaşıldığı gün, Türk futbolu taraftar körlüğüyle düştüğü kuyudan çıkmış demektir.
Ancak o günden sonra, o kavrayıştan sonra Türk futbolu kalıcı başarıları yakalayabilecektir.
Bu konuda umudum tamdır.
Çünkü Güneş balçıkla sıvanmaz.
