Güven Baykan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Siyaset
  4. Yalanın sıradanlığı

Yalanın sıradanlığı

Bir ülke, bazen büyük yalanlarla değil, küçük yalanların üst üste birikmesiyle çöker.

featured
Player Alanı

Yalan artık gizlenmiyor; televizyon ekranlarından, sosyal medyadaki parıltılı sloganlardan, her gün aynı tonda yinelenen açıklamalardan akıyor. “Müjde” sözcüğü öylesine kolay telaffuz ediliyor ki, halkın şaşırma duygusu bile köreldi. Artık kimse bir müjdeye sevinemiyor, çünkü herkes o müjdenin ertesi gün yalanlanacağını biliyor.

Yıllar boyunca bize “yerli ve milli” denilen her şeyin bir köşesinden dışa bağımlılık sızdı. Motoru başka yerden, yazılımı başkasından, enerjisi ithal, hayali ise ithal edilmemiş bir yalanlar zinciri. Asıl mesele motorun nereden geldiği değil; gerçeğin nereye gittiği.

Orwell’in dünyasında olduğu gibi, bizde de “gerçek” artık yok edilmiyor; yalnızca daha kullanışlı bir yalana çevriliyor. Bu cümle, bugünün Türkiye’sini anlatıyor belki de. Yalan, sadece politik bir araç değil; toplumsal bir alışkanlık, bir konfor biçimi haline geldi.

Artık hiçbir şey bizi şaşırtmıyor. Ne yanlış ihaleler, ne kaybolan fonlar, ne bir gecede değişen kanunlar… Çünkü her şey “normalleşti.” Oysa hiçbir şey normal değil.

Eskiden yalan utanılacak bir şeydi. Şimdi alkışlanıyor. Çünkü yalan, sadece söylenmiyor; sahneleniyor. Devletin, medyanın ve hatta toplumun içinde bir tiyatro kurulmuş durumda. Herkes rolünü ezberlemiş: gazeteci sormuyormuş gibi yapıyor, bakan cevap veriyormuş gibi, yurttaş da inanıyormuş gibi. Bu zincirde herkes biraz suçlu, herkes biraz seyirci.
Hannah Arendt’in dediği gibi, kötülük çoğu zaman büyük bir niyetten değil, düşünmemekten doğar. Bizde ise kötülük değil belki ama yalan, düşünmeden tekrarlana tekrarlana sıradanlaştı. Artık hiçbir haber şaşırtmıyor. “Bulduk, yaptık, uçurduk, indirdik, yine uçurduk…”
Oysa aslında düşen yalnızca hakikat.
Bir toplumun çürümesi, yalanın yönetim biçimi haline gelmesiyle başlar.
Ekonomide “Büyüyoruz!” denirken pazardaki etiketlerin sessiz çığlığı duyulmaz.
Eğitimde “Çağ atladık” denirken, çocuklar hâlâ kalabalık sınıflarda birbirinin nefesiyle ısınıyor. Onarılması gereken sıralar, temizliğe muhtaç okullar, yetersiz beslenmeyle geçen teneffüsler… Öğretmenler her sabah tahtaya “gelecek” yazıyor; ama o kelimenin altını dolduracak umut, sınıfın kapısından içeri giremiyor.
Kültürde “Altın çağ” denirken, sanat kurumlarının bütçesi kısılır, tiyatrolar kapanır.
Her şey “milli hamle” başlığıyla sunulur ama gerçekte halkın payına yalnızca propaganda düşer.
Yalan öyle bir sistem kurdu ki, doğrulara artık ihtiyaç bile kalmadı. Çünkü doğrular, gerçeği değil, korkuyu hatırlatıyor. İnsanlar artık gerçeği değil, duymak istediklerini satın alıyor.
Gerçek acıdır, yalan ise teselli eder. Bu yüzden en çok satan, en çok alkışlanan hep yalan oluyor.
Ama her yalanın bir ömrü vardır.
Ve hakikat, her zaman bir yol bulur kendine.
Belki geç gelir, belki yara alır ama sonunda kapıyı çalar.
Çünkü yalanlar imparatorluk kurabilir; ama içinde insan barındıramaz.
Bir ülke, hakikatini kaybettiğinde yalnızca siyasetini değil, vicdanını da yitirir.
O vicdanı yeniden uyandırmanın yolu, korkmadan konuşmaktan, “doğruyu söylemek” denen o eski, sade, insani refleksi hatırlamaktan geçer.
Çünkü bazen bir cümle, bir ülkeyi ayağa kaldırır.
Bazen bir suskunluk, onu bütünüyle karanlığa iter.
Ve biz, hâlâ konuşabiliyorsak, yalanın gölgesinde bile gerçeğin bir yerlerde yaşadığını biliyoruz.

Yalanın sıradanlığı
Yorum Yap