Bir şehir düşünün…
Ne bir limanı var ne de bir sahili.
Ama bütün bir ülkenin kaderi, bir gün onun sessiz sokaklarında yazılmış.
O şehir, 102 yaşındaki Başkent Ankara.
Bir asır önce, 13 Ekim 1923’te, Meclis’te alınan o karar, bir coğrafya değişikliği değil; bir çağın değişimiydi.
Ankara, yalnızca başkent olmadı; Cumhuriyet’in kalbi, halkın umudu, geleceğin haritası oldu.
Bir Bozkırın İçinden Doğan Umut
O yıllarda, Ankara ne bugünkü caddeleriyle ne de yüksek binalarıyla biliniyordu.
Tozlu yollar, kerpiç evler, rüzgârla savrulan bozkır otları…
Ama işte tam da o yalınlıkta bir devrim doğdu.
Atatürk, Ankara’yı seçerken yalnız stratejiyi değil, Anadolu’nun kalbini dinledi.
Çünkü biliyordu: bir ulusun yenilenmesi, merkezden değil; yürekten başlamalıydı.
Bir Cumhuriyet Tablosu
Ankara, Cumhuriyet’in tuvaline çizilmiş ilk resimdir.
Bir ucunda sanatın sesiyle dolu Halkevi, diğer ucunda fabrikalardan yükselen üretim türküsü.
Cebeci’deki öğrenci, Devlet Konservatuvarı’nda ilk kez notalara dokunan genç, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde kelimelere anlam arayan aydın…
Hepsi aynı tablonun renkleri oldu.
Ankara, sadece binalarla değil, insanıyla kuruldu.
Bugün Ankara
Aradan geçen 102 yıl…
Evet, şehir büyüdü, beton yükseldi, ritim hızlandı.
Ama yine de sabahın ilk otobüsünde işe giden memurun yüzündeki kararlılık,
Kurtuluş Parkı’nda yürüyen yaşlı bir kadının gururlu adımı,
Gençlik Parkı’nda gitar çalan iki gencin gülüşü — hâlâ Cumhuriyet’in sesi gibi.
Bu şehir, artık sadece geçmişin değil, geleceğin de vicdanı.
Çünkü her yıl 29 Ekim’de Anıtkabir’e yürüyen milyonlar, o vicdanın atışını yeniden duyuruyor.
Bir Şehrin Hikâyesi Değil, Bir Milletin Hafızası
Ankara, yorgun ama onurlu bir şehir.
Her 13 Ekim’de, bozkırın ortasında yeniden dirilen bir fikir gibi parlıyor.
Bize hatırlatıyor:
Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değil, bir yaşam biçimidir.
Ve bu yaşamın ilk nefesi, hâlâ Ankara’nın serin rüzgârında hissedilir.
102 yaşın kutlu olsun, ey başkent.
Bozkırın rüzgârı, seninle hep özgürlüğe essin.
