Güven Baykan

Ben Sana Mecburum

Attilâ İlhan’ı bir ölüm yıldönümünde değil, kelimelerinin içinden anmak…

featured
Player Alanı

Bugün 10 Ekim.

Attilâ İlhan’ın kalbinin sustuğu ama sesinin hâlâ yankılandığı gün.

2005 yılının o sonbahar gecesinde, Kanlıca’daki evinde kalbi durdu; fakat şiiri durmadı.

Çünkü bazı insanlar ölmez; yalnızca kelimelere karışır.

Attilâ İlhan, bu toprakların yalnızca bir şairi değil, vicdanıydı.

Bir dönemin kavgasını, bir ülkenin ideallerini, bir insanın kalp sızısını aynı dizede buluşturdu.

Aşkı da direnişti onun için; şehir de bir karakterdi, tıpkı insan gibi.

O yüzden onun şiirini okumak, yalnız bir adamın değil, bir halkın iç sesini duymaktır.

Menemen’den Paris’e Uzanan Bir Kader

15 Haziran 1925’te Menemen’de doğdu.

Babası bir yargıç, annesi Cumhuriyet’in zarif yüzüydü.

Henüz 16 yaşında, bir kıza Nazım Hikmet’in şiirini gönderdiği için tutuklandı.

Belki de o gün anladı: Şiir, özgürlüktü. Ve özgürlüğün bir bedeli vardı.

İstanbul Işık Lisesi’ni bitirdi, Hukuk Fakültesi’ne girdi ama kelimelerin kanunlarını satır aralarında değil, sokakta buldu.
Paris’e gitti. Sartre’ın gölgesi, Saint-Germain kafelerinin dumanı, Nazım’ın uzak yankısı arasında düşüncenin ağırlığını, özgürlüğün rengini öğrendi.

Ve döndüğünde, Türkçe’ye yeni bir nefes getirdi.

Bir Şairin Yalnızlığı

Yazmak onun için bir tercih değil, bir mecburiyetti.
Ve o mecburiyetin adı hep değişse de özü aynıydı: aşk, vatan, adalet.

“Ben sana mecburum bilemezsin

Adını mıh gibi aklımda tutuyorum…”

Bu dizeler yalnızca bir kadına değil, bir ülkeye yazılmıştı.
Kimi zaman sokak lambalarının altında, kimi zaman martı seslerinin arasında yankılanan bir itiraftı bu.
İlhan’ın şiirinde hep bir kent uğultusu vardır: tramvay zili, yağmurun sesi, bir adamın sessiz isyanı.
O şiir, İstanbul’un kalbinde asılı duran bir yalnızlıktır.

Kelimelerle Kavga Eden Adam

Attilâ İlhan yalnızca şiir yazmadı; düşünceyi de, sistemi de sorguladı.
“Hangi Sol”, “Hangi Batı”, “Hangi Atatürk” diyerek, çağının bütün ezberlerine meydan okudu.
Cumhuriyet’te, Gelişim dergilerinde yazarken sözcükleri birer mermi gibi kullandı.
O, hiçbir kalıba sığmadı; ne tam Batılı, ne yalnızca yerliydi.
O, kendi yolunun yolcusuydu.
Paris’in sisini, İzmir’in tuzlu rüzgârını, İstanbul’un hırçınlığını aynı dizede buluşturdu.

Elde Var Hüzün

Hüzün, onun cephanesiydi.
Ama o hüznü üretkenliğe çevirdi: romanlar, denemeler, senaryolar…
“Kartallar Yüksek Uçar”, “Yarın Artık Bugündür”, “Sekiz Sütuna Manşet”…
O dizilerde aslında hep aynı cümleyi söylüyordu:
Bir milletin kalbini anlamak, önce insanın kalbini anlamaktan geçer.

An Gelir…

An gelir, bir şair gider.
Ama ardından bıraktığı kelimeler, bir milletin belleğinde ışımaya devam eder.

Attilâ İlhan, 10 Ekim 2005’te bu dünyadan göçtü.
Ama ölüm onun için yalnızca bir geçişti — kelimelerin ölümsüzlüğüne doğru.

Bugün, aradan yirmi yıl geçmiş olsa da, onun sesi hâlâ bizimle:
Bir şiirin gölgesinde, bir dumanın içinde, bir kentin sabahında…
Ve her defasında aynı cümleyle dönüyoruz ona:

“Ben sana mecburum.”

Ben Sana Mecburum
Yorum Yap