ABD’nin Ankara Büyükelçisi Thomas Barrack geçtiğimiz ay içerisinde çok önemli sözler söyledi.
Bu sözler, medyada ve çok farklı siyasi platformlarda epeyce yüzeysel olarak tartışıldı.
Akademik ve entelektüel çevrelerde yeterince tartışıldığını, derinlemesine analiz edildiğini düşünmüyorum.
Konuşan kişi basit biri değil, herhalde kendi siyasi-stratejik yaklaşımlarını anlatmıyor, ABD’nin Türkiye ve Ortadoğu politikasını temsil ediyor.
Önce söylediklerini hatırlayalım: “Geçmişten ne öğrendik? Baharat ve İpek yolları Doğu’yu Batı’ya bağladı. Ve bu şekilde medeniyetlerin kaynaşması gerçekleştirildi. Bu tekrar olabilir. Ancak 1919’dan beri ulus-devletler tarafından engellenmiş durumdayız” (Sputnik, 4 Aralık 2025).
Dikkatinizi çekiyorum; Büyükelçi, Doğu’nun Batı ile bağlanmasının ne güzel olacağını söylerken bu bağlanmanın tek taraflı olarak sömürgecilik adı altında gerçekleşmiş olduğunu, yani Batı’nın Doğu’yu yüzyıllardır sömürmekte olduğunu dikkate almıyor bile.
Çok daha öncesinde başlayan ve devam eden Afrika’nın ve Amerika coğrafyasının bütün canlılarıyla birlikte adeta kılıçtan getirildiği, bütün kaynaklarının tüketildiği ilk sömürgecilik düzenini de normal bir durum gibi gördüğünden eminim.
Daha da önce gerçekleşen Batı’nın Doğu’ya yönelik -gerçek anlamda yamyamlıklarla yürüyen-Haçlı Seferleri katliamlarını bildiğini veya umursadığını da sanmıyorum.
(Haçlı Seferleri’nde nasıl bir yamyamlık sergilendiğini Jöntürklerin fikri lideri “pozitivist” Ahmet Rıza’nın belki de ilk sömürgecilik ve oryantalizm eleştirisi olan Fransızca yazılmış ve Türkçeye “Batı’nın Politik Ahlaksızlığı” (Boğaziçi Yayınları, 2008) adıyla çevrilmiş kitabından okuyabilirsiniz.)
Yani 1919 öncesinde sanki çok eşit şartlar altında iki dünya (Batı-Doğu/Kuzey-Güney) var ve bu iki dünya kardeş kardeş geçiniyorlar.
Sanki Batı emperyalizmi ve sömürgeciliği hiç yokmuş; bağlayan Batı bağlanan Doğu değilmiş gibi anlatılıyor.
1919’dan itibaren, Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla birlikte, kapitalizmin doğal kaynak deposu ve tüketim coğrafyası olarak inşa etmeye çalıştığı sömürgecilik düzeni sarsılmaya başladı.
Tam da bu düzeni tahkim etmek için parçalanmış bir coğrafya bekleniyordu.
Yani Türkiye’yi etnik parçalara ayıran Sevr Antlaşması uygulamaya geçirilmek istenirken (emperyalistlere göre) büyük bir kâbus gibi, ulus-devlet geldi.
Bu yüzden büyükelçinin öykündüğü zaman elbette 1919 sonrası değil.
Hatta 1918 öncesi de değil. O zamanda da anti-emperyalist Jöntürk rejimi var.
Milli iktisat çalışmaları var; bağımsızlık bilinci var; Çanakkale direnişi var.
En uygun dönem 1918-1919 arası, yani mütareke dönemi.
30 Ekim 1918’de imzalanan, Anadolu ve Ortadoğu’nun işgal planını içeren Mondros Mütarekesi’nin şartları üzerinden kâğıtlar yeniden dağıtılmak isteniyor.
Türkleri ulus-devlete ve tam bağımsızlık fikrine götüren Kuvayi Milliye ve Milli Mücadele hiç yaşanmamış kabul edilip 1920’de bağımlı Osmanlı Hükümeti’nin de imzaladığı Sevr Antlaşması üzerinden yeni bir Türkiye ve Ortadoğu düzenini kurmanın formülleri aranıyor.
19 Mayıs 1919’da Atatürk’ün Samsun’a çıkarak başlattığı, bütün mazlum halklara ilham ve cesaret verdiği bağımsızlık mücadelesi Ortadoğu düzeni için yazılan emperyalist planı bozduğu için lanetle anılarak -beyhude- tarih yeniden yazılmak isteniyor.
Bunu defalarca yazdım, gerçek anlamda ulus-devlet, ABD/Batı blokunun Ortadoğu’da komünizm kadar tehlikeli gördüğü devlet biçimidir.
Hele ki bu model, Atatürk’ün cumhuriyetçi demokrasi ve tam bağımsızlık siyasetleriyle tam anlamıyla bütünleşen, halkçı, milliyetçi, laik, devrimci, devletçi bir ulus-devlet yapılanması şeklinde Ortadoğu’da kalıcı hale gelir ve coğrafyaya yayılırsa bu durum kapitalist Batı bloku için bin beter bir duruma yol açar.
Bu yüzden Atatürk’ün ulus-devlet modelini coğrafyadan silmek için her türlü açık, gizli operasyon-kumpas girişimlerinde bulunuldu.
Yerli sınıfsal-ideolojik iç müttefikler; etnik ve dini ayrılıkçılar; siyasal çatışmalar, kutuplaşmalar; mezhep savaşları; darbeler; eğitimi yozlaştıracak müfredatlar; kültürel yabancılaştırma mekanizmaları; medya ve popüler kültüre sirayet ettirilmiş ideolojik aygıtlar; köy enstitülerinin kapatılması; ekonominin dışa bağımlı hale getirilmesi; milli sanayiden uzaklaşma; özelleştirmeler; teknolojik bağımlılık; tüketim köleliği; kırsal kalkınmanın yavaşlatılması; demokrasi dışı uygulamalar; piyasaya sürülen organik aydınlar, hizmetli aydınlar… Daha sayamadığım kadar, akla gelen her yola, her plana, her kesime başvuruldu.
1980’li yıllarda Anadolu havalarında estirilen neo-liberalizm ve akabinde küreselleşme rüzgarları bu saldırıları daha da boyutlandırdı.
Neredeyse her 10 yılda bir gerçekleştirilen darbeler ve darbe girişimleri de ulus-devlet yapılanmasında epey hasara yol açtı.
Ancak hangi yola başvurulursa başvurulsun ulus-devlet, yaralı bereli de olsa, her tarafından kan damlıyor olsa da hala ölmedi, ayaktadır.
Üstelik Atatürk’ün bilimsel cumhuriyet ilkeleri, tam bağımsızlık ve cumhuriyetçi demokrasi idealiyle bütünleşen Anadolu halkının büyük irfanı, ulus-devletinin yaralarını her seferinde yeniden sarmakta ve emperyalizme göğüs gerecek bir kolektif ulusal enerjiyi bir varoluş mücadelesi içerisinde yeniden harekete geçirmektedir.
İşte bu durum, işgalci-hegemonik devletlerden, (çevre yıkıcısı) çok uluslu şirketlere; küreselci ngo’lardan, aparat terör örgütlerine kadar Ortadoğu’da “işi” olan bütün ulus-devlet karşıtı güçleri, emperyalist bloku çıldırtıyor.
Büyükelçi bütün gerçekliği net bir şekilde ifade ediyor, adeta itiraf ediyor. Ve söylediklerimizin komplo teorisi olarak nitelendirilerek küçültülmesini daha baştan ortadan kaldırıyor.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi, şu sözleri de söyledi: “Rejim değişikliği aslında hiçbir zaman işe yaramadı. 1946 sonrasına bakarsanız, ABD’nin müdahil olduğu her durumda yaklaşık 93 darbe veya rejim değişikliği yaşandı. Hepsi başarısız oldu. Bu yüzden (ABD Dışişleri Bakanı Marco) Rubio ve Trump, rejim değişikliğinden yana değiller, bölgenin kendisine bırakılan bölgesel çözümlerden yanalar.” (Hürriyet, 7 Aralık 2025).
Acaba büyükelçi ne demek istedi? Ortadoğu’da ABD/İsrail/Batı’nın emperyal stratejileri ve girişimleri sonucunda rejimi değişmeyen, hatta toprakları, halkları parçalanmayan kaç ülke kaldı ki?
Yediği onca darbeye; maruz kaldığı onca entrikaya, kışkırtmaya, kumpasa; terör eylemlerine; soğuk savaş operasyonlarına; iktisadi ambargolara; özelleştirmelere; küresel kapitalizme bağımlı iktisat politikalarına; ideolojik özelleştirme tuzaklarına; gerici, bölücü cumhuriyet karşıtı kışkırtmalarına rağmen iyi kötü ayakta kalabilen tek ulus-devlet var: Türkiye Cumhuriyeti.
Büyükelçi’nin sözlerinde belirttiği yıllar, Türkiye için anlamlı yıllar.
1919 yılından sonra kurulan ulus-devletlerden büyük bir bela gibi bahsederken başka hangi ülkeleri kastetmiş olabilir ki?
1919, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus-devlet olarak kurulmaya başladığı kurtuluş mücadelesinin başlangıcı.
1946’dan itibaren 93 adet darbe ve rejim değişikliği girişiminde bulunduklarını ve başarısız olduklarını söylerken de akıllara yine Türkiye geliyor.
1946, Türkiye’nin çok partili hayata geçiş sürecinin başlangıcı.
Üstelik bu yıldan itibaren Türkiye peyder pey Batı sistemine entegre olmayı hedefleyen iktidarlar tarafından yönetildi. Yani ülke operasyonlara, darbelere açık hale getirildi, kırılgan bir duruma dönüştü.
NATO’ya, IMF’e, Dünya Bankası’na üye olup milli kalkınma yerine bağımlı büyüme stratejilerini benimseme de bu yıldan sonraki dönemde gerçekleşecektir.
Çok partili hayata geçiş Cumhuriyet modernleşmesinin ana hedeflerinden biridir.
Ancak gerçek demokrasinin, tam bağımsızlık ilkesiyle birlikte gerçekleşebileceği de Atatürk’ün cumhuriyetçi demokrasi teorisinin temelini oluşturur.
Acaba 1946’dan bu yana Türkiye’yi cumhuriyetçi demokrasi ve tam bağımsızlık rotasından çıkartmak için kaç operasyon yapılmıştır?
Bu operasyonlar rejim değişikliği girişimleri değil midir?
Bu rotadan çıkılması sağlandığında ülkenin tekrar kurucu rayına, yani cumhuriyetçi demokrasi ve tam bağımsızlık düzenine dönülmesi doğrultusunda halk iradesi belirdiğinde veya seçilmiş yöneticiler bu milli doğrultuya yöneldiklerinde bu eğilime karşı kaç operasyon ve darbe girişiminde bulunulmuştur?
Bütün darbelerle ve darbe girişimleriyle birlikte bunların sayısı 93’ü bulmaz mı?
ABD Büyükelçilerinin Türkiye ile ilgili operasyonel sözleri meşhurdur.
Daha öncesinde de olmuştu. Örneğin 1998 yılında dönemin büyükelçisi Mark Parris, “ABD sermayesi için en büyük engel Danıştay’dır” demişti (Cumhuriyet, 22.09.1998).
O yıllarda rahmetli hocam Prof. Dr. Mümtaz Soysal, sendikalarla birlikte kurmuş olduğu Kamu İşletmeciliğini Geliştirme Merkezi (KİGEM) aracılığıyla kamu ekonomisinde ağırlığı olan ve iktisadi bağımsızlığın sembolü olarak kabul edilen büyük kamu işletmelerinin özelleştirme kararlarını Danıştay’a götürüyor ve iptal edilmesini sağlıyordu.
Bu süreçte, hocamızın “sağ kolu” olarak canhıraş çalışan (maalesef genç yaşta kaybettiğimiz, can dostum) İlter Ertuğrul’u da anmak gerekir.
İşçi sınıfının büyük desteğini alan hocamız ve İlter Ertuğrul, bu dönemde dava dosyalarında kamuculuğun, yurtseverliğin kitabını yazdılar.
Sonra ne oldu? Akabinde yapılan Anayasa değişikliğiyle, Cumhuriyet rejiminden güç alan Danıştay’ın özelleştirmelerdeki engelleyici özelliği ortadan kaldırıldı.
Aynı yıl içinde yine ABD sermayesinin, çokuluslu şirketlerin baskılarıyla “uluslararası tahkim” denen bir mekanizma yasal hale getirildi.
Bu düzenlemeye göre; Türkiye’de yatırım yapan yabancı şirketler herhangi bir hukuki sorun yaşadıklarında dava bağımsız ulusal Türk mahkemelerinde değil, Dünya Bankası bünyesindeki uluslararası tahkim mekanizmasında görülecekti.
Bu, aslında 1838 ticaret antlaşmasının yeni bir versiyonuydu. Kuvayi Milliyecilerin ilga etmek için adeta “gemileri yaktıkları” Kapitülasyonların bilfiil yeniden uygulamaya geçirilmesiydi.
İktisadi bağımsızlığın, dolayısıyla tam bağımsızlığın yerle yeksan edilmesiydi.
Nitekim Dünya Bankası’nın Türkiye Direktörü Ajay Chibber’in “Uluslararası Tahkim’i kabul ederek Türkiye Sevr hayaletini üzerinden attı” sözü o dönemlerde zihnimize kazınmıştı.
Başka söze gerek var mı, bu cümleler her şeyi anlatıyor zaten.
Bütün bu baskılar ve ülkeyi sermaye ablukasına almak rejim değişikliği girişimleri değil midir?
Köy enstitülerinin kapatılması; gıda emperyalizmi faaliyetleri; Kahramanmaraş, Çorum, Sivas katliamları; sağ-sol ideolojik iç savaş operasyonları; Ergenekon, Balyoz kumpasları; sayfa sayfa sıralayacağımız daha niceleri rejim değişikliği için, ulus-devleti etkisizleştirmek için yapılmış girişimler değil miydi?
En sonunda 15 Temmuz 2016 işgal-darbe girişimiyle rejim ve ulus-devlet tamamen yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalmadı mı?
Evet her operasyon, her kumpas, her darbe biraz daha yaraladı ülkeyi.
Ama Türkiye Cumhuriyeti ve Türkiye ulus-devleti hâlâ ayakta.
Bu yüzden mi dertli acaba ABD’nin Ankara büyükelçisi
Büyükelçinin itiraf niteliğinde olan çarpıcı ifadelerinin açıklıkla basına aktarılması acemilik midir, pervasızlık mıdır, mesaj mıdır, bilemiyorum.
ABD’nin (“militan” Batı’nın) Ortadoğu’daki ulus-devlet karşıtlığı devam etmekle birlikte bir strateji değişikliğine gidildiği açık.
Bunun üzerine yazmaya devam edeceğim.
