Hakan Reyhan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Kültür Sanat
  4. Doğu, Batı, Oryantalizm ve Goethe

Doğu, Batı, Oryantalizm ve Goethe

featured
Player Alanı

Doğu ve Batı ayrışmasının zihin dünyamıza yerleşmesi ve bir kutuplaşma halini alarak adeta kemikleşmesi çok eski zamanlara dayanmıyor.

İşin temelinde oryantalizm sosuna bulandırılmış emperyalizmin yayılma alanı stratejisinin olduğunu hemen belirtelim.

Avrupa’nın kendi koşullarının sonucu oluşan kapitalizm gücü ile tahakkümcü bir sömürgecilik sistemi kurup “güçlü” olan, “gelişmiş” olan ve tabiki “aydınlanmış” olan kendi dünyasıını baş köşeye oturtarak “Batı” halini almaya başladığı 18-19.Yüzyıllardan itibaren “uygarlık dışı barbarlar”, “despotik hükümdarlıklar”, “kaderci halklar”; devasa toprakları, egzotik, ilgi çekici ama işe yaramaz mistik kültürleri ile birlikte “Doğu” olarak tanımlanır oldular.

18.Yüzyıl’da hayali Doğu dünyası ile başlayan bu algılama biçimi, 19.Yüzyıl’da Avrupa’da hakim olan “pozitivizm” ve “oryantalizm” ile birlikte zirveye çıktı.

Aslında o dönemlerde ne Doğu, ne de Batı mevcuttur veya şimdi anladığımız şekliyle ayrıştırılmamıştır.

Farklı kültürlerden oluşan çok merkezli bir dünya ve dünyada etkin olmak isteyen farklı güç odaklarının, devletlerin, imparatorlukların “kapsayıcı hegemonya” arayışları vardır.

Bu hegemonya düşüncesinin temelinin iktisadi olduğu ve özellikle ticaret ilişkisine hakim olma isteği ile büyük ölçüde paralellik gösterdiği de ayrı bir gerçektir.

Sömürgecilik ve kapitalizm ile birlilkte gündeme getirilen Doğu-Batı ayrıştırılması ise kendisini dünyanın merkezi olarak gören Batı’nın (Avrupa’nın) kendi değerlerini, sömürge sistemini kolyalaştırıcı bir araç olarak “öteki dünya”ya kabul ettirme ve bu çerçevede dünyayı “uygarlaştırma” yani Batıcılaştırma (Batılılaşma değil) misyonunun bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Burada “öteki dünya” Doğu olarak kavramsallaştırılmıştır.

İfadede Doğu’nun ekseriyetle bu dünyanın işlerini küçümseyip öteki dünyaya odaklanması anlamını taşıyan bir ironi de vardır.

Esasında Doğu’nun kaderci, dünya yaşamından, nimetlerinden uzak bir şekilde tasvir edilmesi de son derece sorunlu bir oryantalist yaklaşımdır.

Zira Doğu, tarihinin her döneminde “makul” bir (dünyevi) üretim merkezi olmuş, hatta Batı da yüzlerce yıl bu üretimden beslenmiştir.

Doğu-Batı ticareti bu üretimin Batı’ya taşınmasıdır.

İpek Yolu’nu da Haçlı Seferleri’ni de böyle anlamak gerekir.

Nitekim ticaret yolları her kapatıldığında ardı ardına gelen Haçlı Seferleri kendisini göstermiştir.

Üretimden büyük ölçüde kopuk Ortaçağ Batısı, yüzlerce yıl bu şekilde kendisini gösteren Doğu-Batı ticaretine muhtaç olarak varlığını sürdürmüştür.

Ticaret yollarının kapanmaması, ticari iletişimin sekteye uğramaması için her yola başvurulmuş, zaman zaman farklı yol arayışlarına da gidilmiştir.

Avrupa burjuvazisi, ilk büyüme ivmesini Ortaçağ boyunca devam eden Doğu-Batı ticareti içerisinde yakalamıştır.

Ancak Osmanlı İmparatorluğu en güçlü dönemlerinde bu ticaret yollarının tam merkezine demir attığında artık bilinen Doğu-Batı ticaretinin yoğunluğu sona ermiştir.

Osmanlı coğrafyasında ticaret, imtiyazlı bazı ülkelerin imtiyazlı asilleri tarafından devam ettirilmişir.

Kapitülasyonlar böyle bir şeydir ve o zamanlarda Osmanlı’nın gücünü temsil etmektedir.

Öte yandan kapitülasyonlar, özgür ticaretin yerine imtiyazlı ticareti getirmiş ve Doğu-Batı akışkanlığını büyük ölçüde sona erdirmiştir.

İşte tam da bu noktada her şeyiyle ticarete bağlı olan Avrupa’da, bu ticaret sayesinde güç odağı haline gelen tüccarlar sınıfının öncülüğüyle “yeni dünya”lar fethedilmiş ve o coğrafyaların kıymetleri Avrupa’ya getirilmeye başlamıştır.

Özellikle Amerika kıtasının sömürgeciler tarafından vahşice talan edilmesi sonucunda Avrupa, tarihinde görmediği zenginliklere kavuşmuştur.

Aşağı yukarı 1500-1800 yılları arasına tekabül eden ve “ilk sömürgecilik” diyebileceğimiz bu dönemden sonra Doğu-Batı ilişkileri tamamen kutuplaşma şeklini alacaktır.

Bu dönemde, esas itibnariyle sömürregcilik sistemi içinde güçlenen Batı’nın Doğu’ya yönelik saldırıları, Doğu’yu sömürgecilik sistemine dahil etme ve bunu kültürel hgemonik birtakım aygıtlarla meşrulaştırma çabaları söz konusu olacaktır.

Dünyayı tekbiçim bir tüketim sarmalı içerisine sokan ideolojik tüketim toplumunun Doğu’ya yayılmasıyla birlikte bu doğrultuda çok büyük adımlar da atılmıştır.

Esasında, son iki yüzyıldır, literatürde bu şekilde sunulsa da, Doğu-Batı çatışması falan yoktur.

Batı’nın sistematik şekilde yürüttüğü emperyalist-hegemonik saldırıları söz konusudur.

Bu saldırılara karşı Doğu’dan gelen ilk başarılı karşı koyuşun Atatürk önderliğindeki Türk ulusal kurtuluş savaşının olduğunu hatırlayalım.

Türk Kurtuluş Savaşı, sadece askeri yönden değil, iktisadi ve kültürel olarak da bir karşı koyuşu, bir tam bağımsızlık bilincini bütün Doğu’ya yaymıştır.

Ama saldırıların günümüze kadar -çok farklı biçimlerde- artarak devam ettiğinin de altını çizelim.

Batı emperyalizmini ilk defa dize getiren Kemalist millici ve devrimci hareketinin Batılıların düzeyinde, Batılı biçimde hatta onları da aşan bir uygarlık düzeyine ulaşma hedefiyle yoğrulmuş olduğunu ancak kesinlikle Batıcı olmadığını, anti-Batıcı olduğunu özellikle belirtmek gerekir.

Zaten Batı da, “Batılı” bir Türkiye’yi değil, “Batıcı” bir Türkiye’yi her zaman tercih etmişitr.

Bu ayrışmayla ilgli olarak özellikle Türkiye’de Çağdaşlaşma eserinde çok doğru kavramsal berraklıklar ortaya koyan Niyazi Berkes’i burada saygıyla anarak ana konumuza dönelim.

Batı, kendi kültürel kaynaklarını, otantik bağlantı noktalarını, antikitesini nasıl kapitalist-pozitivist pradigma içerisinde üretilmiş bir nesne haline getirdiyse, Doğu kültürel birikiminin de aynı merkez içerisinde eritilebileceğini ve böylece Dünya’da tek bir üretilmiş kültür biçiminin olacağını tasavvur ediyordu.

Elbette bu kültür biçimi, pozitivist düşüncenin de belirlediği gibi, uygarlıkta en ileri aşamada olan Batılılık, Avrupalılık olarak beliriyordu.

Geri kalmış halkların fazla yol katetmeden bu en ileri aşamaya doğrudan geçmeleri de bilimin (pozitivizmin) bir gereği ve kolaylığıydı.

Sömürgecilik bu yüzden bilimsel gelişim şemasına uygun bir biçimde geri kalmış halkları medenileştirerek, yani daha hızlı yol almalarını sağlayarak aslında olumlu bir düşünceyi ve hareketi yansıtıyordu.

Ama işin o kadar da kolay olmadığı, Doğu toplumlarının sosyal ekonomik karakteristiğinin hiç de bu pozitivist şablona uymadığı, kökleri çok derinlerde olan güçlü bir kültürel direniş de gösterebilecekleri, ilk ciddi sömürgecilik uygulamalarında açığa çıktı.

Uygarlığın ateşi altında kısa sürede erimesi beklenen bu “geri kültürler”, hiç beklenmedik bir şekilde Doğu halklarının en büyük savunma halkasını oluşturuyordu.

Avrupa’nın o zamanki bilim paradigmasını (pozitivizm) alt üst eden bir durumdu bu.

Bu yüzden, öncelikle bu kültürü yine “bilimsel” olarak incelemek, anlamak gerekiyordu.

İşte Oryantalizm, Batı’da Doğu’ya yönelik bu ilginin sonucunda gelişmiş olan bir kültür tanıma çabasıdır.

Daha da doğrusu; üstün Batı uygarlığına karşı , “köhne”, “ilkel” kültürlerine sıkı sıkya sarılan Doğu halklarının niye “medenileştirilemediklerini” yine Batılı şablon içerisinde çözümlemeye çalışırken hiç de ummadıkları, tanımadıkları bir derinlikle, estetikle ve İnsanilikle karşılaşan Batılının büyük bir şaşkınlık içerisinde Doğu’yu tanıma arayışıdır.

Bu tanıma süreci, dinsel ve feodal baskıdan kurtulup bu sefer kapitalist bireycilik içerisinde iyice yalnızlaşan, yabancılaşan, bencilleşen ve nihayetinde meta-düzen inşa eden Taylorcu üretim ve fast tüketim sarmalı içerisinde ityice mekanikleşmeye başlayan Batılının bazı konularda uyarılmasına neden olsa da son kertede boyuttan boyuta, biçimden biçime giriveren sömürgeciliği kolaylaştırmak misyonuyla gerçekleştirilmiştir.

Yüzyıl’da, muhteşem gizemi ile sanatçıların esin kaynağı olan Doğu kültürü Avrupa’nın “aristokratik moda” konusu olarak değer bulmuştur.

Örneğin oryantalist Fransız Jean-Léon Gérôme tablolarına yansıyan “Batılının Doğusu” kompozisyonları; Doğu’ya yakıştırılan “At Pazarı”, “Esir Pazarı” tasvirleri; hamam-harem fantezileri.

Gérôme, 1870’li yıllardan 1890’lı yıllara kadar Osmanlı-Türk hayatını yansıtan onlarca resim yapmış.

Osmanlı’nın modern yönünü gösteren tek resim yok.

Sanki ülkede İkinci Mahmud reformları hiç yapılmamış; Tanzimat dönemi olmamış; gündelik yaşamda ciddi bir Batılılaşma yaşanmamış; modern bürokrasi ve eğitim kurumları oluşmaya başlamamış, edebiyatçılardan, gazetecilerden oluşan yeni modern aydın sınıfı, anayasacılık haraketi oluşmamış.

Yani oryantalist ressamımız, 19.Yüzyıl sonlarındaki Osmanlı gündelik hayatını ifade eden tasvirlerinde yaklaşık yüz yıldır devam eden modernleşme sonuçlarını hiç görmemiş veya görmek istememiş.

Sanırsınız 1500’lü yılların Osmanlısı.

O da Avrupalının “Osmanlı Dünyası” ile ilgili fantastik hayal dünyasından yansıyanlar.

Halbuki “Doğu”yu anlatan bu resimler daha fırçasıyla buluşmadan Osmanlı’nın Batılılaşma serüvenininden rahatsız olan eserler yazılıyordu.

Düşünün, Recaizade Mahmud Ekrem’in Tanzimat döneminden bu yana Osmanlı’ya nüfuz eden taklitçi Batılı hayat tarzını betimlediği Araba Sevdası romanını yazdığı yıllarda (19.Yüzyıl sonlarında) yapılan Gérôme resimlerinde esir pazarında satılan kızlardan, haremdeki çaresiz kadınlardan, hamam çıplaklarından, kavuklu şalvarlı sakallı adamlardan başka bir şey bulunmuyor.

Osmanlı’nın en meşhur ressamı Osman Hamdi Bey de bir Gérôme öğrencisi.

Onun eserlerinde de Osmanlı’nın değişen, modernleşen, “Jön Türk” yüzünü görmek ne mümkün.

O da hocası gibi sarıklı-kavuklu, halılı, vazolu, meta-kadınlı bir Osmanlı tablosu sunuyor.

Burada Jean-Léon Gérôme örneğinden bahsettim. Ancak, hemen bütün oryantalistlerde bu tür eğilimler, toplumda “değişimi görememe”, eski imajı sabitleme eğilimi var.

Oryantalizm, Batı’nın Doğu’yu; insanını, kültürünü, tarihini kavrayarak anlamaya çalışması değil, kendi kültür kalıpları ve çıkarları doğrultusunda değerlendirmesidir.

Binlerce yıllık bir kültür zenginliğini; binlerce özgün rengi, motifi, deseni, müziği beş yüzyıllık bir mekanik dünya görüşü ile bu sıradanlık içerisine sıkıştırarak açıklamaya çalışmak ve tüketmektir.

Elbette Oryantalizm’in, sömürgeciliğin keşif kolu olarak, sömürgeci ilişki biçimini kolaylaştırıcı pragmatik yanını unutmamak gerekir. Bu da ayrı bir inceleme konusudur.

Oryantalistler genelde, Batı bilim dünyasında Doğu üzerine kültür, folklor, edebiyat incelemeleri yapan araştırmacılar, sanatçılar ve sosyolojik bulgu toplayan gezginlerdir.

Bu araştırmaların ve gözlemlerin sonuçlarından ise genellikle politikacılar yararlanmışlardır.

Ortaya çıkan bulgular, sömürge ülkelerindeki başkaladırıları önlemek üzere geliştirilen “kültürel uzlaşma ve hoşgörü” politikalarına malzeme olmuşlardır.

Bu durum özellikle, 19.Yüzyıl’da ve 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında, yani dünyanın neredeyse üçte birinin sömürge olduğu dönemlerde böyleydi.

Şimdilerde klasik anlamda sömürge ülke kalmadı.

Küreselleşme sürecinde oryantalist araştırmalar, çok uluslu şirketlerin pazar arayışlarını kolaylaştırmak için veya sürekli tüketen küresel sanat piyasasına “orijinal kültür” pazarlaması yapmak üzere gerçekleştiriliyor.

Artık bu “araştırma” işini eskiden olduğu gibi Doğu’nun gizemli dünyasına merak salan Batılı gezginler ve bilim insanları da yapmıyor sadece.

Bugüne kadar geçen zaman süresi içerisinde her bir “az gelişmiş” ülkede epeyce yerli oryantalist yetişti, yetiştirildi.

Bunlar da aynı merak ve şaşkınlık içerisinde kendi kültürlerini keşfediyorlar.

Ve aynı mantık içerisinde pazarlıyorlar.

Bu algılama biçiminde hiçbir maddi ve manevi değerin, yerinde ya da yerinde olduğu (öz) şekliyle değeri yok.

Bu kültür değerlerinin, “öz oryantalizm” şeklinde kapitalist tüketim toplumunun pazarlama sistemi içerisinde biçimlendirilen bir “uyarılmış talep” doğrultusunda değiştirilmesi ve bir yerlere (pazara) ulaştırılması gerek.

Cilalanması, paketlenmesi, kullanışlı bir Batılı kalıba sokulması, ama mutlaka ve mutlaka iştahla bekleyen alıcısıyla buluşturulması gerek.

Ve ille de, öz biçiminden başka bir şekle dönüştürülerek en kısa sürede tüketilmesi.

Örneğin “Sultans of the Dance” ya da “Everway That I Can” şeklinde.

Veyahut Ankara köftesinin, lavaş görünümlü hamburger ekmeğiyle bol katkılı sos ve GDO’lu patates kızartması eşliğinde paketlenerek, yayık ayranı yerine kolalı bir şekilde, “yerel lezzete saygı” piarıyla pazar tutmaya çalışan çokuluslu gıda şirketi tarafından “fast food” sofralarına sunulması gibi.

Örnekler uzadıkça uzar.

Peki konunun Goethe ile ne ilgisi var?

Hemen söyleyelim.

Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832), Batı’nın “en Batı” olduğu zamanda meşhur Goethe olmuştur.

Oryantalist şablon içerisine girmeden Doğu’yu bir Doğulu duyarlılığı ile anlamaya çalışmış, anlamış ve yine Batı’yı da Avrupa merkezci bir bakış dışında değerlendirmiştir.

Çağdaşlarının aksine dünyayı ikiye ayırmamıştır.

Batı’nın tek boyutlu oryantalist/pozitivist algılama biçimine aykırı bir şekilde, Dünya’nın bütün kültürel renklerini hissetmek yönünde bir evrensel, tanrısal aşk geliştirmiştir.

Hayatının sonuna kadar orasının burasının, o kültürün bu kültürün değil, her şeyle birlikte ve her şeyden bağımsız olarak gerçek insanın İnsanlık erdemine ulaşmaya çalışmıştır.

Bu yüzden Batı’da yetişmiş ama Batı’nın Doğu’yla ilgili oryantalist-pozitivist ön yargılarından sıyrılabilmiş bir düşün insanıdır.

Kendisini müslüman olarak tanımlayacak kadar bulunduğu ortamın ayrımcılığından uzak durabilmiş ve kendi yaşam dünyasından asla kopmadan Doğu’nun devasa okyanusuna yelken açabilmiştir.

Tıpkı “kim olursan gel” diyen Anadolu’nun Mevlanası gibi.

Mevlana diyorki; “Sen su değilsin, toprak değilsin, başka bir şeysin sen../Balçık dünyadan dışarıdasın, yolculuktasın sen../Kalp bir arktır, sen o arka akan bengisu../Fakat sen, senliğinde kaldıkça ikisinden de haberin yoktur.”

Düşünce ufkuna Doğu felsefesini de katabilen Goethe altı yüzyıl sonra üstadının bu sözlerine aşağıdaki dizelerle selam veriyor: “Kendisini ve başkasını bilen / Bilecektir şunu da / Ayrılmaz biribirinden Doğu ve Batı asla / Doğu ve Batı arasında/ Gider gelirim manalar peşinde / Kıasacası iki dünya ikliminde / Dolaşmak yaraşır hep bize.

Mevlana’nın hangi yolculuktan bahsettiğini, Goethe’nin dolaştığı yerlerden geçerek kolayca anlayabiliriz.

Mevlana ile Goethe’nin şöyle bir farklılığı var:

Mevlana, istilaya uğramış, parçalanmış, zayıf devletlerin, beyliklerin yer aldığı bir coğrafyada hoşgörünün, insan ve doğa sevgisinin, hakkaniyet duygusunun muhteşem kitabını yazdı.

Onun bilgece hikâyeleri dilden dile kuşaktan kuşağa dolaştı.

Mesnevisi tassavvufa dayandırılmış Hümanist felsefenin en büyük kitaplarından biri oldu.

Goethe’nin durumu ise çok farklı.

Yaşadığı dönemde Avrupa’ya bakın: Aydınlanma Devrimi yaşanmış; iktisadi ve teknolojik ilerileme üst seviyede; demokratik kurumsallaşma başlamış; bilimsel araştırmalar ve pozitivist bakış açısı kendisini iyice hissettiriyor ve Sanayi Devrimi yaşanmakta.

Doğu halklarının büyük bir kısmı ise “sersefil” bir hayat sürüyor; Batı ile karşılaştırıldığında “ilkel” olarak algılanan bir durumda.

Rusya’yı ana siyasi merkezi ve içinde bulunduğu kültür dairesi açısından tam olarak Doğu içinde bir ülke olarak kabul etmezsek, ayakta durmaya çalışan sadece Osmanlı İmpardatorluğu var. ,
,
O da önceki gücüne göre çok çok zayıflamış. Batı’nın emperyal okları Osmanlı coğrafyasına yönelmeye çoktan başlamış.

Öte yandan Batı kapitalizmi emperyalizm ve sömürgecilikle birlikte dünyasallaşmış.

Kendi coğrafyasının dışındaki her yaşam alanını kaynak ve pazar olarak görüyor.

Muazzam bir Avrupalılık özgüveni, hatta narsizmi söz konusu.

Avrupa’nın entelektüelllerinde bile doğu halklarını, özellikle de Müslümanları ehlileştirilmesi, medenileştirilmesi gereken bir güruh gibi görme eğilimi var.

Oryantalizm, pozitivizm, kapitalizm, egemen anlayışlar ve olgular.

İşte Geothe böyle bir iklim içerisinde çok değer verilen bir düşünür, edebiyatçı olarak yaşıyorken Doğu ile empati kurmayı başarabilmiş ve oryantalist anlayıştan uzak durabilmiştir.

O yüzden onun fikri ve tavrı çok anlamlıdır.

Aslında Geothe de bir Aydınlanma çocuğudur. Batı’nın hümanist, laik, akılcı, devrimci büyük uygarlık birikimini üzerinde taşımıştır.

Burada sorulması gereken soru şu: 19.Yüzyıl’dan sonra Batı’nın siyasal, sosyal, ideolojik sistemine neden Aydınlanma birikimine çok daha uygun bir kişiliğe sahip olan Geothe’nin evrenselci, dünyacı, barışçı zihinyeti değil de Smith’in, Malthus’un, Renan’ın çıkarcı, ayrımcı, ötekileştirici zihniyeti damgasını vurmuştur?

Bunu tartışmaya devam edeceğiz.

Doğu, Batı, Oryantalizm ve Goethe
Yorum Yap