Fosil yakıt kaynakları olmasa Batılı devletlerin gözünde oryantalist-egzotik bir kültürel gezi rota alanı olmasının ötesinde bir anlam taşımayacak olan bir coğrafya.
Sürekli büyümek zorunda olan kapitalizmin besini olan o kaynaklar için mezhepçiliği, kabileciliği körükledikleri, isyanlar başlattıkları, dünya savaşları çıkardıkları, uğruna bir imparatorluğu yıktıkları ve ülkelerin sınırlarını adeta cetvelle çizdikleri bir coğrafya.
Emperyalist devletlerin ve şirketlerin kapitalist hırsları için 200 yıldır kan gölüne çevirdikleri, parça parça yönettikleri, hükmettikleri bir coğrafya.
Ortadoğu’dan bahsediyorum.
Bu coğrafyada dinciler, mezhepçiler, tarikatçılar, cemaatçiler savaşı var; asabiyyeciler, kabileler, aşiretler, aileler savaşı var; teröristler, casuslar, mafyalar, baronlar savaşı var.
Aynı soydan olsa bile, aynı ülkede yaşasa bile, aynı dine ve peygambere inansa bile “yüzde yüz aynı” olmadıkları için birbirlerini acımasızca öldürmeyi meşru kabul eden yüzbinlerce insan var.
Emperyalistlerin bu coğrafyaya hükmetmesi, bölüp parçalayıp yönetmesi için uzaktan bir kibrit ateşi atması ve ateşi körükleyici iç unsurlar, işbirlikçiler bulması yeterli oluyor, gerisini kendileri kendileriyle savaşarak hallediyorlar.
Ateş tam olarak yeterli olmadığında da coğrafyaya bir füze başlığı gibi yerleştirilmiş olan İsrail devreye giriyor.
Son noktada emperyalistler tarafından sürekli hizaya getirilen ve yeniden parçalanan, yeniden sınırları çizilen yeni sadık devletler, devletçilikler veya rejimler oluşturuluyor.
Bu hazin, çarpık durum evvelden beri böyle sürüp gidiyor ve binlerce yıllık kadim kültürü içinde barındıran bu eşsiz coğrafya işgaller, iç savaşlar, yoksulluk, cehalet, gericilik, terörizm sarmalında parçalara ayrılmış bir ölüm coğrafyası halini alıyor.
Peki bu coğrafyanın içerisinde veya en yakınında bulunan Türkiye’de neden -onca emperyalist çabaya rağmen- benzer bir parçalanmışlık söz konusu olmadı.
Mezhep savaşları kışkırtılmadı mı, kışkırtıldı.
Etnik bölücülük bir silah olarak, hatta silahlı terör olarak kullanılmadı mı, kullanıldı.
Türkiye’deki halkları tıpkı diğer Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi parçalara ayıracak kimlikçi hegemonik planlar, projeler uygulamaya geçirilmedi mi, geçirildi.
Dinci, gerici, tarikatçı, cemaatçi unsurlar devreye sokulmadı mı, sokuldu.
İdolojik kutuplaşmalar üzerinden bir iç savaş başaltılmadı mi, başlatıldı.
Katliamlar, terör eylemleri, ekonomik ablukalar bir ulusal parçalanma aracı olarak kullanılmadı mı, kullanıldı.
Yeri geldiğinde darbelerle halkı sindirmek, ülkeyi ortadoğululaştırmak yoluna gidilmedi mi, gidildi.
Peki ne oldu? Çok ciddi kaynaklar, casuslar, işbirlikçiler kullanıldı, ne oldu?
Gaflet içindekiler, dalalet içindekiler, hıyanet içindekiler kullanıldı, ne oldu?
Türkiye Cumhuriyeti, Ortadoğu’daki devletler gibi bir kroşeyle yıkılacak hale getirilebildi mi?
Türk toplumu, Ortadoğu halklarının büyük çoğunluğu gibi “parçalanmış bir toplum” oldu mu?
Bu doğrultudaki çalışmalar elbette devam ediyor; tehlike hiçbir zaman geçmiş değil.
Büyük Ortadoğu Projesi veya Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi’nin hedeflerinden biri de zaten başlı başına Türkiye’yi de aynı kaotik atmosfer içine çekmek.
15 Temmuz darbesi, tam da Türkiye’yi bu doğrultuda hizaya getirme, Ortadoğu cenderesine itme projesiydi, bu parçalama projesi de püskürtüldü.
Yani Türkiye’yi Ortadoğu bataklığına çekerek dizginleme çalışmaları ve buna direniş savaşı sürüyor.
Ama başarılı olunamayacak. Neden mi?
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, topyekûn, bütün halkın (kuvayi milliyenin) ulusal kurtuluş zaferi sonrasında Atatürk’ün gerçekçi-bilimsel siyasal terorilerine ve öngörülerine dayanılarak ulus-devlet biçiminde kurulmuş ve geliştirilmiştir.
Türk ulus-devletinin coğrafi ve ideolojik sınırları, masa başında, konsey toplantılarında, uluslararası antlaşma metinlerinde, elitlerin kalemiyle çizilmemiştir.
Osmanlı İmparatorluğu, bir emperyalist proje ile yakılıp yıkılırken yangının külleri içinden parlayan bir köz, alevlenen kuvayi milliye ateşinin kıvılcımı oldu.
Bu köz, ulus-devletin başlangıç noktası olan “misak-ı milli”ydi. Misak-ı milli, bir meşale gibi zafere doğru koşulan yolu aydınlattı. O yolda zadece askeri savaş yürütülmüyordu; yönetim, iktisat, maliye, eğitim, halk hükümeti savaşımı da misak-ı millinin aydınlattığı, gösterdiği yol üzerinde yeni devletin yapı taşlarının örülmesini sağladı.
Nihayetinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün güçlü, bilinçli önderliğinde büyük zafer kazanıldığında, “siyasi misak-ı milli” hedefine ulaşıldığında ve Lozan’da bu zafer büyük ölçüde tescillendiğinde; binlerce yıllık devlet geleneğini, milli modernleşme-çağdaşlaşma birikimini; kuvayi milliye ve meclis kültürünü tevarüs ederek çağdaş-demokratik-halkçı devlet olma ülküsünü içselleştiren bir ulus-devlet biçimi Atatürk’ün devrimci hedefleriyle bütünleşerek kurulmuştu bile.
Türk-ulus devleti, hiçbir iç ve dış unsurun lütfuyla, antlaşmasıyla, diplomatik çıkar çatışmalarının bir sonucu olarak veya tesadüfen kurulmadı.
Türk-ulus devleti çok boyutlu bir savaşla, olağanüstü liderlikle, meclisle, halk hükümetiyle, farklı yerel kültürlerin, inançların “misak-ı milli”de kenetlenmesiyle kuruldu.
Kurucu kadronun askeri, siyasi, idari temsilcileri en bilinçli, duyarlı devrimci kararları hızlı bir şekilde alsalar da kültürel-coğrafi aidiyet olarak temsil ettikleri ve uğruna savaştıkları halktan pek farklı değillerdi.
Türk Devrimi, üst seviyede bir entelektüel birikime sahip lider kadrosu olmakla birlikte halktan kopuk, halk yolundan ayrışmış aristokfratik-elit bir sınıfsal tabana dayanmadı.
Devrimin taşıyıcıları halkın içinden yetişmiş, halkın değerleriyle içkin ancak halkı ileriye taşıma misyonunu yüklenmiş “aydınlanma savaşçıları”ydı. Bu savaşçıların hangi din, ırk, mezhep mensubu oldukları; hangi sınıfsal kökenden geldikleri hiç önemli olmadı.
Onları biraraya getiren şey; iliklerine kadar hissettikleri kalkınma-çağdaşlaşma ülküsü ve halkla birlikte Anadolu topraklarını yurda; parçalanmış toplumları ulusa dönüştürürken (ve dönüşürken) konuştukları-etimolojiden çok daha farklı bir kaynağa dayanan- ortak dildi.
Herkes Türkçe konuşuyordu. Lazca da konuşsa Tükçe konuşuyordu; Kürtçe de konuşsa Türkçe konuşuyordu.
Türkçe bir misak-ı milli diliydi, Türklük bir misak-ı milli hedefi.
Bunu içlerine (farkına varamasalar da) ırkçılık virüsü girmiş yarı aydınlar anlamazlar, çelişki sayarlar.
Tıpkı “Ne mutlu Türküm diyene” sözünün gelmiş geçmiş en anti-ırkçı söz olduğunu anlamadıkları gibi.
Tıpkı “kahraman ırk” olarak tabir ettiği Türk milleti için İstiklal Marşı yazan Arnavut Mehmet Akif’i anlamadıkları gibi.
Tıpkı “Türkçülüğün Esasları”nı yazan Zaza Kürdü Ziya Göklap’i anlayamadıkları gibi.
Gündelik yaşamında özgürce kültürel dilini konuşurken, kültürünü yaşarken yerel aidyet olarak Lazlığı ve ulusal aidiyet olarak Türklüğü, ya da Kürtlüğü ve Türklüğü hiç gocunmadan ve çelişki olarak kabul etmeden birlikte benimseyen milyonlarca yurttaşı anlayamadıkları gibi.
Örnekler çoğaltılabilir.
Zaman zaman, özellikle de darbe dönemlerinde, yerel kültürel zenginliklerin ve dillerin kısıtlandığı, hatta yasaklandığı faşizan uygulamaları da elbette sorgulamak gerekir.
Bu tür bölücü faşizan-dayatmacı uygulamalar en başta Türk ulus-devlet felsefesine aykırı olduğu gibi esasında ulus-devletin temelini sabote etmek gibi bir sonuca yol açabilecek yıkıcı yaklaşımlardır.
Burada şöyle bir parantez açmak da gerekir: Bazı liberal sağ/sol veya muhafazakâr yazarlar otoriter devlet eğilimi ile ulus-devlet arasında güçlü bağlantılar kurma eğilimindedirler.
Hatta devletin zaman zaman ortaya çıkan ceberrut yüzünü “ulus-devlet” özelliği olarak tercüme etmektedirler.
Bu son derece yanlış, bilim dışı ve ön yargılı bir ideolojik değerlendirmedir.
Bilakis, ulus-devlet, teorik olarak, “ulusal egemenlik”, “halk iktidarı”, “denetleyici parlamento”, “gücünü, korkusuzluğunu ulustan alan yargı”, “vatandaşlık hukuku”, “kamusal çıkar”, “anayasal bağlayıcılık”, “ulusal seçimler”, “yerel yönetimler” gibi ceberrutluğu engelleyici mekanizmalarla yüklüdür.
Bu konu ayrı bir yazı konusu olmakla birlikte, burada şöyle açıklık getireyim: Örneğin 12 Eylül darbesi (ve bütün darbeler), her şeyden önce ulus-devlet biçimine yönelik bir yıkım hareketi olmuşlardır.
12 Eylül rejiminde yaşanan ırkçı-faşizan devletçi uygulamalar, ulus-devlet karşıtı, bölücü uygulamalardır. Bu süreçte ulus-devletin yapısal bütünlüğü sarsıntıya uğratılmış, meşruiyet kaynağı ile olan bağlantı ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.
Yani esasında bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk çizgisinden uzak (sanal, sahte bir Atatürkçülük var tabii) bölünmeye açık bir Ortadoğu ülkesine benzemek üzereyken Türk halkının ve ulus-devlet geleneğinin direnmesiyle az çok rotasına doğru dönmeye başlamıştır.
Ülkeyi ulus-devlet rotasından çıkarma eğilimleri daha sonra da devam edecektir.
Sözün kısası, Türkiye Cumhuriyeti ve halkı, Ortadoğu ülkelerini ve halklarını perişan eden, bataklığa sürükleyen, parçalayan zaafiyetlerden uzak savunma mekanizmalarıyla yüklüdür.
Her şeyden önce, üzerine yönelen bütün saldırılara rağmen ulus-devlet ve onun kurumsal-kültürel değerleri capcanlıdır.
Bütün kimlikçi, etnikçi, ırkçı, dinci saldırılara, ulusal bütünlüğü bozma girişimlerine rağmen Türk kişiliği ve Türk kimliği sapasağlam ayakta durmaktadır.
Cumhuriyetin kuruluş sözleşmesinde yer alan ve etnisiteye değil, yurt bilincine, ortak tarihe ve ülküye dayalı olarak inşa edilen “Türk ulusal kimliği”nin şerefli bir unsuru olmayı kabul etmiş bütün yurttaşlar; Türkmenler, Çepniler, Tatarlar, Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Araplar, Gürcüler, Süryaniler, Karamanlılar, Ermeniler, Rumlar vs. bütün ayrıştırma siyasetlerine rağmen, kozmopolitizm, çokkültürücülük, millet sistemi, adem-i merkeziyetçilik, özerkçilik, federasyonculuk, konfederasyonculuk, post-modern kimlikçilik, Türkten ayrıştırma projelerine, tertiplerine rağmen, -bütün bireysel-yerli kişilik özellikleriyle ve zenginlikleriyle birlikte- “Türk ulusal aidiyeti” ve “Türkiye’nin yurt topraklarına bağlılık” ile tanımlanan ulus-devlet sözleşmesine sadık kalmışlar, hatta bu sözleşmeyi cumhuriyetçi-yurtsever bir duyarlılıkla sonuna kadar savunmuşlardır.
Başta laiklik ve cumhuriyetçilik olmak üzere Atatürk’ün ilkeleri tam da bu ulus-devlet duyarlılığını kuvvetlendiren temel dayanak noktalarını oluşturmaktadır.
İşte Türkiye’yi Ortadoğu’daki ülkelerin ve oradaki mazlum halkların akıbetinden koruyan en büyük silahı budur: Sağlam bir ulus-devlet biçimlenişi ve kültürü içerisinde olması.
Ulus-devlet biçiminin sürekli olarak, dinci, mezhepçi, bölücü, etnikçi saldırılar altında olması bu yüzden emperyalist hegemonların işine gelmekte, bu saldırıların etkisini artırıcı kolaylaştırıcıları sürekli olarak devereye sokmaktadırlar.
Bu yüzden özellikle emperyal-kapitalist çıkaralara göre Ortadoğu’nun yeniden şekillendirildiği bu dönemde Türkiye’nin en büyük savunma silahı “ulus-devlet” niteliği olacaktır.
Ona sahip çıkmak, bu coğrafyada var olmakla eş anlamlıdır.
