Hakan Reyhan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Gündem
  4. Kartları yeniden dağıtıp Mustafa Kemal’i desteden çıkarmak istiyorlar

Kartları yeniden dağıtıp Mustafa Kemal’i desteden çıkarmak istiyorlar

featured
Player Alanı

Bir önceki yazımda ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın son derece cüretkâr açıklamaları üzerinden ABD’nin Ortadoğu’daki yeni stratejilerini değerlendirmiş ve Türkiye’nin güçlü bir tarihsel-kültürel zemine ve siyasal modernleşme deneyimine dayanan ulus-devlet düzeninin ABD/Batı çıkarları ve emperyal politikaları açısından ciddi bir engel olarak algılandığını ifade etmiştim.

Tam da yazımın yayınlandığı günün ertesinde ABD emperyalizminin en çıplak hali Latin Amerika’da göründü.

ABD’nin Güney Amerika petro-politiğinde evvelden beri sakıncalı unsur olarak gördüğü Bolivarcı geleneğe dayanan Venezuela (Bolivarcılık için Latin Amerika Kemalizmi denilmektedir) bir günde işgal edildi ve devlet başkanı Maduro evinden alındı, kaçırıldı ve ABD’ye götürülerek, aşağılanacak şekilde teşhir edilerek hapse konuldu.

Venezuela liderliğinin bu kadar kof, devlet ve halk mukavemetinin bu kadar zayıf olabileceğini, ABD’nin “analiz ajanları” dışında kimse tahmin edememişti herhalde. 

Şöyle söyleyelim; herhangi bir uyuşturucu operasyonunda sıradan bir baron bile Maduro devletinden daha fazla direniş göstermiştir.

Bu işgalci darbe girişimi neden bu kadar kolay oldu?

Çünkü Maduro bir anti-emperyalist, belki sosyalist ama, devleti ulus-devlet değil.

Bolivarcı kolektif-ulusal direniş gücünden de oldukça uzaklaşılmış. 

Güçlü geleneği olan devlet kurumları yok.

Her şeyden önce ulusal egemenlik fiilen işlemiyor, demokratik mekanizmalar liderliğin altında kalmış.

Şahsın cengaverliği üzerine inşa edilmiş, haddini idrak etmekten aciz patrimonyal bir kabadayılık rejimi söz konusu.

Devletsiz, kurumsuz, demokrasisiz; ulusal egemenlik gücüne dayanılmadan gerçekleştirilen kuru kabadayılığın devleti nasıl koflaştırdığının en somut örneği yaşandı.

Tam da ABD’nin istediği “anti-amerikancı patrimonyal” bir rejim yaratılmış. 

Örnekleri Kaddafi Libyası’nda, Saddam Irak’ında ve Esad Suriyesi’nde de görülmüştü.

Devlet ile özdeşleştirdikleri kişilikleriyle ülkelerine yapışarak ulus-devletin oluşmasını engelledikleri gibi mevcut devleti de (kurumlarıyla) kendi narsist kişiliklerinde yok eden bu liderler, tam da ABD’nin/Batı’nın istediği “kolay lokma” anti-emperyalistlerdir.

Nitekim ABD, bütün ihtiraslarıyla kendi ülkelerine yapışan bu liderleri ülkelerinden çekip kopardıklarında altlarında kalan devlet kalıntıları çok hazin görüntüler olarak zihinlerimize kazınmıştır.

ABD’nin Türkiye’de mutlak bir başarıya ulaşamamasının nedeni, rejimin  aldığı bütün yaralara rağmen, hâlâ ulus-devlet yapılanmasının ve kurumlarının varlığını sürdürmekte olmasıdır.

O zaman konumuza dönelim ve Barrack’ın söylediklerini hatırlayalım;

Barrack, Ortadoğu’daki (emperyal) “başarısızlığın” nedeni olarak 1919 yılından itibaren kendisini hissettiren ulus-devlet modelini göstermişti.

1919 yılı gibi manidar bir tarihi başlangıç noktası olarak gösterdiğine göre bu ulus-devletin Türkiye Cumhuriyeti olduğunu tespit etmiş ve bu tespitin siyasal olarak ne anlama geldiğini açıklamıştım.

Barrack, yine başka bir açıklamasında başka manidar bir yıl olan 1946 yılından itibaren (Türkiye’nin Batı sistemine entegre olmaya başladığı dönemin başı) rejim değiştirme doğrultusunda 93 operasyon (darbe, provaksyon, manipülasyon vs.) yaptıklarını ve başarıya ulaşamadıklarını, bu yüzden yeni bir strateji oluşturmak gerekliliğini ifade etmişti.

Bu operasyonların ana hedef noktasının -bütün bu saldırılar sonucunda ciddi yaralar almasına rağmen hala ulus-devlet ve cumhuriyet niteliğini koruyan- Türkiye olduğunu  ve Ortadoğu’nun emperyalist bir haritaya dönüştürülmesinde tek engel olarak görülen Türkiye’nin ulus-devlet niteliğinin çok uzun zamandır ortadan kaldırılmaya çalışıldığını belirtmiştim.

Özellikle 1980’li yıllarda etkili olmaya başlayan neo-liberalizm ve sonrasında gerçekleştirilen ideolojik küreselleşme sürecinde Türkiye üzerinde çok ciddi dönüştürme operasyonları ( terör, darbe, yargı kumpasları, yaratılan siyasi-iktisadi-toplumsal krizler vs. her yol kullanılarak) yapılmasına rağmen sağlam Atatürkçü temellerinden dolayı yine de hedefe ulaşılamadığı ve bundan büyük rahatsızlık duyulduğu anlaşılmaktadır. 

Esasında ABD’nin Ortadoğu üzerindeki emperyalist eğilimleri 1940’lı yıllardan beri bilinmekte, tespit edilmekte ve buna direnilmektedir.

Ancak ABD’nin bu sömürrgeci politikalarını uygulamaya geçirdiği “azgelişmiş” Ortdaoğu ve diğer post-kolonyal coğrafyalarda, fiili işgal durumuna gelme noktasında olabildiğince uluslararası meşruiyet kanallarını kullandığını ve NATO konsepti içerisinde kolektif bir “Batı Bloku” ittifakını da genellikle arkasına aldığını biliyoruz. 

Türkiye gibi, NATO üyesi ülkelerde ise ulus-devlet düzenine açık fiili bir saldırı söz konusu olmadan daha çok ekonomi, savaş sanayii, ideolojik aygıtlar, iç siyasi müttefikler aracılığıyla dönüştürücü “hegemonik” bir baskı kuruluyordu.

Büyükelçi’nin açıklamalarıyla, ilk defa ABD’nin resmi söyleminde Türkiye’nin ulus-devlet biçimiyle ABD’nin stratejik çıkarları arasında doğrudan olumsuz bağlantı kuruluyor ve daha da önemlisi bu devlet biçiminin değiştirilmesi doğrultusunda defalarca (sonucu başarısız olan) operasyonlar tertip edildiği itiraf ediliyor.

Barrack’ın açıklamalarından net olarak algıladığım şu:

Ortadoğu’da ulus-devletler ABD çıkarları için tehlikedir.

Bu devlet biçiminin gerçek anlamda -bütün kurum ve kurallarıyla-yerleştirilmeye çalışıldığı ülke Atatürk’ün öncülüğünde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde böyle bir ulus-devlet biçimi (tarihsel-kurumsal gücüyle)  varlığını sürdürdüğü sürece ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden düzenleme projesi (Büyük Ortadoğu Projesi de benzer bir amaca yöneliktir) tam olarak gerçekleşemeyecektir.    

Bağımsız, kurumsallığı güçlü, liderle özdeşleşmemiş, ulus-devlet modelinin, bölgede egemen olması demek ABD’nin bölgede tutunamaması demektir.

Bu gücü engellemek ve küçültmek için türlü yollara başvurulsa da sonuç alınamamıştır. Demek ki yeni ve farklı bir strateji belirlemek gerekmektedir.     

Şimdiye kadar yerel unsurlar (etnisite, aşiret, mezhep vs.) kullanılarak ulus-devletler veya milli-İslami devletler dize getirilmeye çalışılıyordu.

Barrack, bu politikanın başarısız olduğunu düşünüyor.

Oysa bu politika genel olarak -Türkiye haricinde-gayet başarılı olmuştur.

Irak’ta, Libya’da, Tunus’ta, Mısır’da, Suriye’de rejimler dönüştürülmedi mi?

Suudi Arabistan zaten ABD düzeni dışında değil. İsrail zaten ABD sayılır. Filistin doğrudan işgal edilmekte.

İran, halihazırda çatırdatılmıyor mu?

ABD, başarının ölçütü olarak neyi kabul ediyor acaba? 

Rejiminin temel özelliklerini, toprak bütünlüğünü ve üniter yapısını hala muhafaza eden neredeyse tek ülke Türkiye’dir.

Türkiye’de de temel rejimi sarsmak üzere yerelci-ayrılıkçı unsurlar, adem-i merkeziyetçilik epeyce kullanıldı, ülke sarsılmadı da değil.

Ama, gerçekten sonuç itibariyle bir işe yaramadı.

İşte bu şekilde 1946 sonrası durum çözümlemesi, Büyükelçi’nin 93 kez rejim değişikliği operasyonu yapılmasına rağmen başarısız olundu (yani tam olarak hizaya sokulamadı) derken kastettiği şeyin Türkiye olduğunu net biçimde düşündürüyor insana.

Demek ki, (o kadar da yol alınmasına rağmen) Türkiye, planan yeni düzene tam uyumlu hale getirilmediği sürece diğer ülkelerdeki hedefe ulaşılan başarılı operasyonlar hiçbir anlam ifade etmiyor. 

Şimdi yeni bir yol öneriliyor: Yerel unsurları harekete geçirerek değil, bölgesel unsurları harekete geçirerek ulus-devleti etkisizleştirmek.

Büyükleçi’nin “Bölgenin kendisine bırakılan bölgesel çözümler”den kastettiği bu.

Devletin dönüştürülmesi için “ulus altı” (etnik milliyetçi) yerel-etnik unsurlar olmadı, “ulus üstü” (siyasal ümmetçi) bölgesel unsurlar verelim.

Her iki durumda da ABD/Batı sistemi ve küresel kapitalizmle bir çıkar ortaklığı ve uyumlaştırma söz konusu.

Yani bu sefer ulus-devleti alttan değil, üstten devre dışı bırakmak. 

Büyükelçi başka bir açıklamasında Osmanlı’nın klasik döneminde çok sıkıntı yaratmadan işleyen ancak “milliyetler çağı”nın başladığı 1789 sonrasında uygulanabilir olmayan “millet sistemi”ni de bölge için çözüm olarak öne sürmüştü.

Millet sistemi, ülkedeki benzer dinsel unsurları tek bir parça olarak kabul eden, adında millet olsa da gümümüzdeki anlamıyla millilik, milliyetçilik, millet kavramlarından tamamen uzak bir yönetim anlayışını ifade etmektedir.

Bu yönetim anlayışı imparatorluk yapılanmasının istikrarı için, tamamen imparatorluğa özgü bir biçimleniştir.

Örneğin Osmanlı’daki millet sistemine göre, Müslümanlar bir millettir; Ortodoks Rumlar başka bir millettir; farklı bir Ortodoksluğu benimseyen Ermeniler başka bir millettir ve Yahudiler de başka bir millettir.

Ancak Müslümanların farklılıkları dikkate alınmaz. Örneğin bir Alevi-Bektaşi milleti yoktur.

Keza Türkmen, Boşnak, Arnavut, Arap, Kürt, Laz, Çerkez vs. fark etmez, bütün Müslümanlar tek bir millet olarak kabul edilir.

İslam hukukunun uygulandığı bu unsurlar İslâm milletidir.

Diğer milletlere de (Rum, Ermeni, Yahudi) kendilerinin dinsel kaynaklarına göre bir “muamelat hukuku” uygulanır.

İmparatorluğa özgü olduğu açık olan millet sistemi, elbette ulus-devletin zıddıdır.

Nitekim 19.Yüzyıl’dan itibaren bu sistemin Osmanlı’da da uygulanabilir tarafı kalmamış, sadece gayrimüslimler değil, “Müslüman milleti” içindeki farklı “milletler” de kendi bağımsızlıklarının peşine düşmüşlerdir.

Peki şimdi, neden Ortadoğu’nun “emperyalist şekillenmesi” sürecinde bu sistem yeniden makul bir yönetim aracı olarak gündeme getiriliyor?

Nedeni çok basit; eğer yüzde yüz emperyalizm işbirlikçisi (ki bu durum ulus-devletin zaten askıya alınması demektir) bir hükümet tarafından yönetilmiyorsa veya doğrudan doğruya işgal edilemiyorsa; ulus-devleti etkisizleştirmenin iki yolu vardır:

Birinci yol, küçülterek etkisizleştirmek.

Yıllardır bu yol deneniyor.

Adem-i merkeziyetçilik, özerklik tartışmaları; neo-liberalizm saldırıları; ayrılıkçı-dinci terör dalgaları, darbe girişimleri hep bu amaca yöneldi.

İkinci yol, büyüterek etkisizleştirmek.

Neo-Osmanlıcılık, Türk-Kürt-Arap bütünleşik devlet yönetimi formülleri; göçmenliği stratejik bir silah olarak kullanmak ve millet sistemi tartışmaları bu amaca yönelik hesapları çağrıştırıyor.

Yaklaşık on yıldır, buna benzer bir Ortadoğu politikası ve devlet yapılanması formülleri de geliştiriliyor.

Özellikle Türkiye’ye akın akın gönderilen Arap göçmenler bu yeni strateji için sağlam  bir zemin oluşturdu.

Yine Irak ve Suriye’deki gelişmeler, özellikle bu ülke sınırları içerisinde yaşayan Kürtlerin üç ülke (Türkiye, Suriye, Irak) arasında kesişme noktası olması açısından Kürtleri de stratejik bir konuma getirdi.

Türkler, Kürtler ve Arapların (ümmetçi bir siyasal amaçla) ABD/Batı sistemiyle uyumlu yekvücut bir bölgesel yönetim içerisinde bütünleşerek Ortadoğu politikalarını belirlemelerinin ABD’nin işini kolaylaştıracağı ve bölgeye “uysal” bir istikrar getireceği düşünülüyor.

Bu süreçte İran, Filistin gibi anti-emperyalist coğrafyaların fiilen işgal edilmesi veya finanse edilmiş toplumsal hareketlerle rejim değişikliğine sokulması görece daha kolay görülmektedir.

Bununla birlikte anti-emperyalist özelliği ulus-devlet kurumsallığı içerisine daha Kurtuluş Savaşı sırasında ve Cumhuriyet kurulurken bizzat Atatürk öncülüğünde nakşedilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni fiilen dönüştürmenin, ulus-devlet özelliğini ortadan kaldırmanın ne kadar zor bir iş olduğunu bizzat Barrack ifade etmektedir.

Oysa ABD’nin yeni Ortadoğu stratejisinde Türkiye’nin rolü çok önemli.

Ancak Türkiye bu rolünü ulus-devlet özelliği sürdüğü sürece ABD emperyalizmiyle işbirliği içerisinde üstlenemez.

İşte “millet sistemi”, “adem-i merkeziyetçilik”, “neo-Osmanlıcılık” gibi,  mikro milliyetçilerle birlikte geniş “milliyetçi-muhafazakar” kitleleri de etkilemeyi amaçlayan öneriler Türkiye’yi yeni stratejiye çekmek doğrultusunda uzun zamandır gündeme getiriliyor.

Türkiye’ye bu sefer bir nevi ulus-devletini ortadan kaldıracak bir “imparatorluk” vadediliyor.

Ancak vaddedilen ve istenilen bu imparatorluk, elbette Fatih’in, İkinci Mahmud’un hatta İkinci Abdülhamid’in imparatorlukları değil. 

İttihatçıların hâkim olduğu 1908-1918 imparatorluğu hiç değil.

İstenilen imparatorluk biçimi 1918-1919 yıllarının Vahdettin-Damad Ferid imparatorluğu.

Türkiye’yi -bu sefer büyüterek- yeni bir “Sevr Antlaşması” parçalanmışlığına götürecek uyumlu-işbirlikçi bir imparatorluk.

Bu yüzden 1919 sonrasıyla, demokratik laik cumhuriyetin biçimlendirdiği ulus-devletle hesaplaşmak istiyorlar.

1919’dan başlayarak kartları yeniden dağıtmak ve Mustafa Kemal’i desteden çıkarmak istiyorlar.  

Kartları yeniden dağıtıp Mustafa Kemal’i desteden çıkarmak istiyorlar
Yorum Yap