2015 yılından bu yana (Paris İklim Zirvesi’yle başlayan süreçte) küresel ısınma sorunun çözümü için dünya ülkeleri açısından büyük bir uyanış yaşandığı düşünülüyordu.
Dünyayı karbon manyağı haline getirmiş küresel kapitalist düzenin de (“süper” ülkeleriyle birlikte) tehlikenin farkına varmaya ve küresel(ci) iş birliği çalışmaları yapmaya başladığı en azından şeklen gözlemleniyordu.
ABD’de, Avrupa’da, Çin’de, sıfır karbon doğrultusunda “yeşil yeni düzen” ve “döngüsel ekonomi” tartışmaları çerçevesinde yeni bir ekonomiye geçme girişimleri bile gündeme geldi.
Paris İklim Antlaşması’nda karar altına alındığı gibi, küresel ısınmanın 1,5-2 derece bant aralığına ulaşmaması, en azından uzun vadede bu aralıkta kalması için eylem planları hazırlandı; 2030 ve 2050’ye kadar sıfır karbon taahhütleri oluşturuldu ve deklere edildi.
Avrupa Birliği ülkeleri, Avrupa Yeşil Mutabakatı adı altında kapsamlı, somut ve diğer ülkeler için de bağlayıcı bir ekonomi programını uygulamaya geçirdi.
Çokuluslu kapitalist şirketler, kendi bünyelerindeki üretim süreçlerindeki karbon emisyon miktarını azaltacak yeni teknolojileri ve üretim proseslerini faaliyete geçireceklerini söylediler.
Hatta şirketler, “iklim mücadelesi” konusunda birbirleriyle rekabet etmeye bile başladılar.
Kapitalist sistem ortadan kaldırılmadan, sadece kısmen dönüştürülerek bu tehlikeli gidişatın bertaraf edilebileceği düşünülüyordu.
Bütün doğal zenginlikleri, tarihsel kadim uygarlık ve aydınlanma birikimleri kirletilmiş dünya, tabiri caiz ise tecavüzcüsüyle (kapitalizm-emperyalizm) evlendirilmeye çalışılıyordu.
Öte yandan Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında bir araya gelen 193 ülkenin onayıyla “BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri” adı altında bir metin 2016 yılından itibaren yürürlüğe kondu.
Her biri birbirleriyle ve çevreyle bağlantılandırılmış 17 hedeften oluşan bu metin “sürdürülebilir kalkınma” kavramını öyle geniş bir açıdan alıyordu ki, ülkeler bu hedeflere ulaştığında küresel ısınma durdurulabileceği gibi, yoksulluk, açlık, ayrımcılık, eşitsizlik, evsizlik, salgın gibi toplumsal illetler de ortadan kaldırılabilecekti.
Kısacası yeşil ekonomiden, döngüsel ekonomiye; sürdürülebilirlikten yeşil kapitalizme; sıfır karbondan sıfır atığa; temiz üretimden ekolojik tarıma kadar çevre ile ilgili bütün kavramlar kirli atmosferde beyhude dolaştırıldı durdu.
Sonuçta ne oldu? Değişen bir şey oldu mu?
Isınma hızla devam ediyor.
İklim değişikliğinin kuraklık, çölleşme, gıda yetersizliği ve su kıtlığı gibi sonuçları her geçen gün artıyor.
İklime dayalı kitlesel göçler (ki nasıl büyük sıkıntılar doğurabileceğinden daha önceki yazılarımda bahsetmiştim) hayvanlarda çoktan başlamıştı, insan topluluklarında da artık görülüyor.
Çözüm için ortaya çıkan, çıkması gereken aktörleri görünce, iklim çözümleri konusunda nasıl bir oyun içerisinde olduğumuz daha net anlaşılmaktadır.
Şimdilerde Grönland üzerinden ciddi bir küresel gerilim yaşanıyor.
Grönland, Kuzey Kutbu’nda Arktik denilen, büyük oranda buzullarla kaplı bölgede yer alıyor.
Neredeyse yüzde 80’i buzullardan oluşan Grönland, Arktik bölgesindeki diğer kara parçaları gibi küresel ısınmadan en çok etkilenen yerlerden biri.
Grönland’da ısınmanın etkisiyle eriyen buzulların altındaki potansiyel bakir topraklar ise “kâr maksimizasyonu” ile nefes alan kapitalizmin (petrol ve doğal gaz şirketlerinin) iştahını kabartıyor.
Zira, küresel ısınmayla daha da eriyeceği ve el değmemiş topraklarını göstereceği öngörülen Grönland’ın gerçekten büyük petrol ve doğal gaz yatakları var.
Ayrıca daha önce buz kütlesi olarak var olduğu için çok önemsenmeyen koskoca bir toprak parçası stratejik olarak da değerli görülüyor.
İşte kavganın nedeni bu?
Oysa 10 yıl önceki konumuz Grönland’ın (buzullarının) neden erimeye başladığı ve bu erimenin nasıl önleneceğiydi?
Şimdi, eriyen buzulların altındaki karbon yataklarından kimin daha çok para kazanacağı tartışılıyor.
Peki nerede sıfır karbon politikaları?
Hani küresel ısınmanın kömürle birlikte en büyük nedenleri olarak görülen petrol ve doğal gaz (fosil yakıtlar) üretim ve tüketimi 2050’ye kadar tamamen ortadan kaldırılacaktı?
Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın mimarı olan Avrupa Birliği ülkeleri ve İngiltere bile, küresel ısınma diye bir sorunun zaten olmadığını düşünen Trump’ın yönetimindeki ABD’nin Grönland isteklerine iklim sorunu açısından karşı durmuyorlar.
Her ülke kendi kapitalist çıkarları doğrultusunda küresel ticaret ve siyaset savaşımı veriyor.
Grönland olayı, Batı’nın (Aydınlanma geleneğini çiğnemiş olan kapitalist Batı’nın elbette) iki yüzlülüğünü bir kez daha ortaya koymaktadır.
Ayrıca zaten karbon ekonomisi üzerine inşa edilmiş olan ülkelerin ve şirketlerin belirleyici olduğu bir dünya düzeninde “küresel iklim politikası” diye bir şeyin söz konusu bile olamayacağı da bu şekilde yine tescillenmiş oldu.
Ama hâlâ Çorum’daki çiftçinin yaşadığı kuraklık sorunu esas olarak Dallas’daki veya Dhahran’daki petrol zenginlerinin kapitalist iradesinden (veya şehvetinden) kaynaklanıyor.
Çünkü nihayetinde herkes aynı atmosferin içinde yaşıyor.
O halde kapitalist (veya metacı) olmayan, yani çözümü küresel meta ticareti içinde aramayan; küreselci de olmayan, yani çözümü “küresel sisteme entegre edilmiş yerelcilik”te de aramayan bağımsız, demokratik, cumhuriyetçi ulus-devletlerin öncülüğünde bilim insanlarıyla ve nesnel-bilimsel yaklaşımlarla geliştirilecek yeni bir uluslararası iş birliği mekanizması şart.
1970’li yıllarda Birleşmiş Milletler örgütlenmesi içerisinde, Hindistan Başbakanı Indira Gandhi öncülüğünde buna benzer bir girişim gerçekleştirildi ve başarılı da oldu.
Kadınların çevre konusundaki duyarlılığının da bir örneğini yansıtan Gandhi, Birleşmiş Milletler’in 1972’deki Stockholm Çevre Konferansı’nda “en büyük çevre sorunu yoksulluktur!” diye haykırarak yoksullaşma, kapitalizm ve kirlilik ilişkisini net biçimde ortaya koymuş ve başlattığı eleştirilerle “sürdürülebilir kalkınma” kavramının da temellerinin atılmasına yol açmıştı.
Evet şimdi çok daha kapsamlı sorunlarla ve çok daha “ahlaksız” bir kapitalizme karşı karşıyayız ama, yine de ulusal-ekolojik mücadele ve evrensel iş birliğinden başka çare görünmüyor.
