Hakan Reyhan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Yaşam
  4. Atatürk: Kuramsalcı bir siyasal düşünür

Atatürk: Kuramsalcı bir siyasal düşünür

featured
Player Alanı

Geçtiğimiz haftalarda 10 Kasım’daki ölüm yıldönümü münasabetiyle Atatürk üzerine yine yüzlerce yazı yazıldı, görüş ortaya atıldı, değerlendirme yapıldı.

Bu değerlendirmelerin çok büyük bir kısmı elbette Atatürk’ü yücelten, ona duyulan derin sevgi ve özlemi hissettiren coşkulu ifadelerde vücut buluyordu.

Bununla birlikte Atatürk’e olan kadim-genetik, atadan aktarılmış öfkelerini türlü bilim dışı ve bilinç dışı ifadelere sarmalayıp adeta içgüdüsel reflekslerle dışa vuran görüşler de yine kendisini gösterdi.

Öte yandan Atatürk ile ilgili bu “safsata” görüşlerin, ahali içerisinde giderek daha az değer bulduğunu ve Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal-toplumsal koşulları gözleyerek bilinçlenen halkın, hemen bütün öngörüleri gerçek olan ve ülkeyi sağlam bir zeminde inşa etmiş olan Atatürk’e karşı giderek daha fazla sadakat ve şükran hissi içerisinde olmaya başladığını tespit etmek mümkündür.

Atatürk’ün bir “kurucu önder”, “kurucu baba” olarak Türkiye Cumhuriyeti ile özdeşleştirilmeye başladığını ve bu açıdan ülke nüfusunun çok büyük kısmının “kurucu Atatürk” noktasında temel bir uzlaşma içerisinde olduğunu söylemek gerekir.

Halk içinde cehaletle ve ideolojik yönlendirmelerle vücut bulan “Atatürk düşmanlığı” veya “Atatürk karşıtlığı” unsurlarının nesli tükenen türler gibi zamanla tamamen görünmez olacağını düşünüyorum.

Buna mukabil, bazı kalemşör-polemikçi (veya pamfletçi) Atatürk karşıtları son derece “bilinçli”, “amaçlı”, “planlı” bir yönelim içerisinde oldukları için siyasal/konjonktürel atmosferin tanıdığı imkânlar doğrultusunda etkinliklerini bir süre daha nafile sürdüreceklerdir.  

Neo-liberalizm, küreselleşme politikalarıyla egemen kılınmaya çalışılan emperyalist ideolojik paradigmalarla ve ulus-devlet karşıtı “entelektüel dalgalar”la durum devam ettirilmeye çalışılsa da bu hegemonik sürecin Türkiye’deki etkinliğinin belli bir süre sonra tamamen kaybolacağı da belli olmaya başlamıştır.

Neo-liberalizm ve küreselleşme hegemonyasının iklim, ekosistem ve ülkelerin milli ekonomileri, bağımsız coğrafyaları üzerinde yarattığı tahribatlar ortada.

Kapitalizmin/metacılığın 200 yıllık tahakkümü sonucunda tüketildikçe tüketilmiş, güvenlikten yoksun, mahfu perişan hale gelmiş dünyanın bu durumundan sonra; üç kuşak insan haklarıyla donanmış, halk egemenliğine dayalı, laik, cumhuriyetçi, bağımsızlıkçı, çağdaş ve çevreci bir  ulus-devlet yapılanmasının en ideal yönetim düzeni olarak benimseneceği günler geliyor. 

Ulus-devlet bilinçlenmesi bütün dünyayı, en başta da bu devlet biçiminin doğduğu topraklar olan Avrupa’yı yeniden sarmalayacak gibi görünüyor.

Yani Atatürk’ün kuramsal bir temele oturttuğu cumhuriyet rejimiyle şekillenmiş çağdaş ulus-devlet ülküsü, alt-üst olan dünya düzenini daha hakkaniyetli bir biçimde yeniden ihya edecek yegane devlet modeli olarak değer kazanıyor.

Günümüzün Avrupa ülkeleri, büyük Aydınlanma sürecinin, Fransız Devrimi’nin eseri olan ve özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganıyla kendisini ifade eden ulus-devleti,  emperyalizm, sömürgecilik ve kapitalizm yönelimleriyle daha 19. Yüzyıl başlangıcında niteliksel olarak heba etti.

Aydınlanma’nın ve Fransız Devirmi’nin unutulmuş devrimci değerlerini Batı’ya yeniden hatırlatan 20.Yüzyıl başlarında “hürriyet, müsavat, uhuvvet” diye haykıra haykıra Meşrutiyet devrimini gerçekleştiren Jöntürkler olmuştur.

Atatürk’ün önderi olduğu ulusal kurtuluş savaşı ve cumhuriyet devriminde ise bayrak çok daha ötelere taşındı.

Atatürk, Türk halkının tarihsel/ulusal kişiliğinden; Anadolu topraklarının kadim kültürel birikiminden; Osmanlı coğrafyasının siyasal olanaklarından; Avrupa’nın Aydınlanma değerlerinden; devrimci Jöntürk geleneğinden ve elbette kendisinin muazzam entelektüel birikiminden, kuramsal çözümlemelerinden beslenerek yeniden gerçek anlamda (emperyalist olmayan) ulus-devlet düzenini Türkiye Cumhuriyeti üzerinden Batı’ya tanıttı, hatırlatı. 

Gerçek anlamda Kemalizm işte budur.

Bu yüzden esasında bir ideoloji olmayan; bilimsel-vicdani, demokratik-realist bir ulusal tavır olan Kemalizm, kapitalizmle, emperyalizmle, sömürgecilikle şekillenmiş bir Batı’yı ve Batıcılığı asla benimsemez, hatta onu en büyük düşmanı olarak görür. 

Nitekim  kendi Aydınlanma değerlerinden kopmuş olan emperyalist Batı’ya karşı,       

Batı’nın muzdaribi olmuş mazlum halkları da temsil ederek,  en büyük mücadeleyi

ulusal-demokratik kurtuluş savaşı süresince Kuvvacı-Kemalistler vermiştir.

Kemalizmin benimsediği, hedef olarak koyduğu Batı düşüncesi,  ki çağdaşlaşma

(muasırlaşma) olarak algılamak gerekir, Batı’nın Aydınlanmacı bilimsel birikimi  ve Fransız Devrimi değerleridir. Yoksa Kemalizmin kaynağı olan Atatürk’ün siyasal düşüncesinde Tanzimatçı taklitçi-uydu Batıcılık, kapitalist Batı’nın pazarı olacak şekilde bir tüketimcilik asla söz konusu değildir.

Kısacası Kemalizm aydınlanmacı Batılı uygarlık birikimini benimser, ancak Batıcı değildir, hatta Batıcılık karşıtıdır.      

Şimdilerde piyasa fetişizmi içerisinde büyük bir ekolojik-sosyolojik kriz yaşayan (ve elbette bütün dünyaya da yaşatan)  Batı halkları, iliklerine kadar işlemiş  “emperyalist Batı” izin verirse eğer,  yok ettikleri Aydınlanma geleneğini Atatürk düşüncesiyle, Kemalizmle yeniden hatırlayabilir ve kaybettikleri gerçek ulus-devlet ile gerçek demokrasiye uzanabilirler.

Çünkü Atatürk haklıydı ve hemen bütün öngörüleri doğru çıktı.

Atatürk bir kâhin değildi elbette; bilime inanan, metodolojik bir çerçevede tarihsel, sosyal, siyasal, iktiadi, kültürel, diplomatik okumalar, gözlemler, çıkarımlar yapan ve siyasal tezleri olan bir kuramsalcıydı.

Bu yüzden, güneş balçıkla sıvanmaz misali, Atatürk karşıtlığının, düşmanlığının hiç bir zaman sonuç vermeyeceğini, büyük gerçekliklerle yürüyen toplumsal-siyasal gelişim süreci içerisinde çok gerçekçi sağlam bir cumhuriyetçi zemin inşa eden Atatürk’e yönelik  düşmanlıkların işte bu gerçekliğin acı sıcağında günden güne eriyip yok olacağını kolayca öngörmek mümkün.

Eğilimler zaten bunu gösteriyor.

Atatürk bir ideolog değildi, realist bi siyasal önderdi.

Çağının çok ötesinde bir ufka sahip olduğu için çoğunlukla yalnız kaldığından veya en yakınlarından bile güçlü dirençle karşılaştığından evet bazı fikirlerini hayata geçirememiş ve ileride onu anlayabileceklerini düşündüğü gençliğe havale etmiştir.  

Ancak şu bir gerçek ki, döneminde uyguladığı veya uygulayamadığı siyasal düşünceleri sağlam bir entelektüel zemine oturuyordu.

Hatta daha da önemlisi Atatürk, güçlü siyasal liderlerde çok ender görülebilecek şekilde, siyasal düşüncelerini,  hedeflerini ve yaklaşımlarını bilimsel-nesnel ve tarihsel gözlemlerine (ve okumalarına) dayalı olarak bir takım kuramsal açıklamalara dayandırmıştır.

Ne demek bu?

Örneğin Atatürk’e göre; bağımızlık önemlidir ama tek başına anlamlı değildir, ancak tam bağımsızlık olursa geçerli olabilir. 

Atatürk’e göre tam bağımsızlık, – ki çok farklı zaman ve mecralarda açıklıkla ifade etmiştir- siyasi, iktisadi, mali, kültürel, askeri, adli bağımsızlığı ifade eder.

Bunlardan biri bile olmasa Atatürk’e göre o ülke bağımsız sayılamaz.

Bu, tam bağımsızlık kuramıdır.

Atatürk’ün ulusal siyaset, devletçilik, bölge merkezli dış politikası, kooperatifçilik, milli girişimcilik, kırsal-yerel kalkınma, ulusal savunma, kapitülasyon karşıtlığı, ulusal dil, ulusal kültür, misak- milli ve misak-ı iktisadi düşüncelerini bu çerçevede değerlendirmek gerekir.   

Yine Atatürk’e göre tam bağımsız bir ülkede cumhuriyete dayanmayan bir demokrasi olamayacağı gibi, demokrasi ülküsü olmayan bir cumhuriyet de mantıksal olarak söz konusu değildir.

Cumhuriyeti ve demokrasiyi bir araya getiren rejimin adı ise, Kurtuluş Savaşı sırasında (1921), Meclis’teki anayasa tartışmaları sırasında bizzat yazdığı Halkçılık Programı içerisinde kavramsal olarak yer alan “halk hükümeti” rejimidir.  

Bu yönetim biçimi devletin baştan aşağıya hâkimiyeti milliye ve tam bağımsızlık ruhuyla yapılandırılması, halkın somut olarak –çıkarları ve talepleriyle birlikte-yönetim sisteminde yer edinmesi; kamu yönetiminin/devlet idaresinin emperyalizmin ve kapitalizmin sınıfsal çıkarlarına göre değil,  halkın istemlerine ve çıkarlarına göre şekillendirilmesi demektir.

O yüzden cumhuriyetçi demokrasi, “herkese ait olanı” ifade eden cumhuriyet kavramına  uygun şekilde,  klasik liberal demokrasiden daha kapsamlı, bireysel özgürlük ile ulusal özgürlük (tam bağımsızlık) bütünlüğünü düşünen (biri olmadan diğeri olamaz denklemi içerisinde) geniş bir demokrasi anlayışını yansıtır.

Bu, cumhuriyetçi demokrasi kuramıdır.

Atatürk dönemindeki çok partili hayat denemeleri; siyasal muhalefet işlevini görmek üzere hayata geçirilen müstakil vekillik uygulaması; en olağanüstü koşullarda dahi dört yılda bir düzenli olarak gerçekleşen seçimler;  farklı halkçılık ve kooperatifçilik uygulamalarında kendisini gösteren katılım biçimleri, elbette zamanın koşullarının imkân verdiği ölçüde bu kuramsal yaklaşımın yansımaları olarak kabul edilebilir.

Atatürk’ün bu bilimsel-metodolojik yönü maalesef Atatürkçü bilim insanları tarafından bile çok fazla dikkate alınmamıştır.

Yıllardır söylediğim ve altını ısrarla çizdiğim gibi, Atatürk’ün dönemindeki “reel politik”ten, hükümet politika ve uygulamalarından bağımsız -metodolojik bir tutarlılığa yaslanan-kendine has bir siyasal düşüncesi vardır.  

Atatürk’ün siyasal düşüncesiyle ilgili olarak daha önce yazmış olduğum bir makaledeki şu cümleleri burada da tekrarlıyorum:  “Atatürk, ülkesinin, halkının tarihsel, toplumsal ve kültürel gerçekliğinden çıkardığı milli/ulusal siyaset anlayışıyla, mazlum milletlerin anti-emperyalist kurtuluş bilincini (ulusal kurtuluş mücadelesinin bütün mazlum milletlerin kurtuluşu için olduğunu defalarca dile getirmiştir),  büyük insanlığın aydınlanma ve uygarlık birikimini (temel hedef muasır medeniyetin de ötesine geçmektir)  ve üzerinde yaşadığı coğrafyanın doğal-ekolojik unsurlarını (“ağaçsız toprak vatan değildir” sözü ona aittir) bilimsel-teorik bir çerçevede harmanlayarak tam bağımsızlık ve cumhuriyetçi demokrasi düşüncesini geliştirmiştir.”

(Bkz. Hakan Reyhan, Atatürk’ün Siyasal Düşüncesinin Temeli: Tam Bağımsızlık Teorisi”, Cumhuriyet ve Bağımsızlık (Ed.Nergis Mütevellioğlu), Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 2022)

İşte bu yüzden Atatürk, bir ideolog değildir, şartlara göre fikir değiştiren bir pragmatist siyasetçi de değildir.

Siyasal hedeflerini ülkesi, tarihi, halkı ve dünya konjonktürü üzerine yapmış olduğu sağlam, nesnel çözümlemelerle ortaya koymuştur

Yani Atatürk bir kuramsalcı bir siyasal düşünür ve liderdir.

Atatürk: Kuramsalcı bir siyasal düşünür
Yorum Yap