Tarihin akışını değiştiren, Doğu ve Batı kültürlerini bir potada eriten Makedonya Kralı III. Aleksandros, nam-ı diğer Büyük İskender, M.Ö. 356 yılının Temmuz ayında Makedonya’nın başkenti Pella’da dünyaya geldi. Babası, Makedonya’yı bir dünya gücü haline getiren askeri deha II. Philippos, annesi ise gizemli ayinlere olan düşkünlüğüyle bilinen Epir prensesi Olympias’tı.
İskender’in doğumuyla ilgili efsaneler o günlerde bile saray koridorlarında yankılanıyordu; annesi onun Zeus’un oğlu olduğunu iddia ediyor, babası ise oğlunun gözlerindeki farklı renklerin (birinin mavi, diğerinin kahverengi olması) büyük bir geleceğin işareti olduğunu düşünüyordu. İskender’in etnik kimliği bugün hala bir tartışma konusu olsa da kendisi bir Makedon hanedanına mensuptu ancak ruhu ve zihni bir Helen (Yunan) olarak yoğrulmuştu. Onu sadece bir “Yunan” ya da “Makedon” olarak nitelemek eksik kalır; o, fethettiği her toprağın kültürüyle harmanlanan, evrensel bir kimlik arayışındaki ilk gerçek dünya vatandaşıydı.
ARİSTOTELES’İN RAHLESİNDEN SAVAŞ MEYDANLARINA
İskender’in çocukluğu, tarihin gördüğü en prestijli eğitim süreçlerinden biriyle geçti. Babası Philippos, oğlunu sadece bir savaşçı değil, bir filozof-kral olarak yetiştirmek istiyordu. Bu amaçla çağın en büyük zihni Aristoteles’i Makedonya’ya davet etti. İskender, Mieza’daki Nymphaion tapınağında felsefe, tıp, ahlak ve siyaset dersleri aldı. Aristoteles ona Homeros’un İlyada destanını sevdirdi; İskender hayatı boyunca yastığının altında bir kılıç ve bir de İlyada kopyası taşıyacaktı.
Genç yaştaki cesareti, kimsenin evcilleştiremediği hırçın atı Bukefalos’u, atın kendi gölgesinden korktuğunu fark ederek dizginlemesiyle kanıtlandı. Babası Philippos’un M.Ö. 336 yılında bir suikast sonucu öldürülmesi, 20 yaşındaki bu genç adamı bir anda dünyanın en disiplinli ordusunun başına geçirdi. Tahta çıkar çıkmaz önce iç isyanları bastırdı, ardından babasının hayali olan Pers seferi için gözünü Anadolu’ya dikti.
GRANİKOS, İSSOS VE DİYOJEN’E MEYDAN OKUMA
M.Ö. 334 yılında Çanakkale Boğazı’nı geçerek Asya topraklarına ayak basan İskender, Granikos Çayı kıyısında Pers ordusunu ilk kez mağlup etti. Bu zafer, Anadolu’nun kapılarını ardına kadar açtı. İskender ilerlerken sadece toprak fethetmiyor, sembollerle de savaşıyordu. Gordion’a (bugünkü Ankara/Polatlı) geldiğinde, çözülmesi imkansız görülen o meşhur düğümle karşılaştı.
Efsaneye göre düğümü çözen Asya’nın hakimi olacaktı; İskender, kördüğümü kılıcıyla tek hamlede keserek “yöntem değil, sonuç” felsefesini tüm dünyaya ilan etti. Aynı dönemde Korint’te, bir fıçıda yaşayan kinik filozof Diyojen’i ziyaret etti. Dünyanın en güçlü adamının “Dile benden ne dilersen” teklifine, Diyojen’in “Güneşimi kapatıyorsun, gölge etme yeter” cevabı, İskender’in hayatı boyunca unutamayacağı bir ders oldu. İskender’in bu olaydan sonra yanındakilere “İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim” demesi, onun mutlak güç ile mutlak özgürlük arasındaki felsefi çatışmaya duyduğu hayranlığın bir kanıtıydı.
NİL’İN YENİ TANRISI VE GAUGAMELA’NIN KESİN ZAFERİ
İskender’in Pers Kralı III. Darius’u Hatay yakınlarındaki İssos Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğratması, Pers İmparatorluğu’nun çöküşünün başlangıcı oldu. Buradan güneye, Mısır’a yönelen İskender, Mısırlılar tarafından bir işgalci değil, onları Pers boyunduruğundan kurtaran bir “kurtarıcı” ve “tanrı-kral” olarak selamlandı. Siwa Vahası’ndaki Amon Tapınağı’na yaptığı tehlikeli yolculuk sonunda kahinler onu “Amon’un Oğlu” ilan etti. Artık o, antik dünyanın en gizemli topraklarının yasal Firavunu’ydu.
Mısır’da kendi adını taşıyan ve yüzyıllarca bilimin merkezi olacak İskenderiye şehrinin temellerini attı. Ancak nihai hesaplaşma henüz bitmemişti. M.Ö. 331 yılında Gaugamela’da, Pers ordusunun sayıca çok üstün olduğu bir meydanda, İskender askeri dehasını konuşturarak Darius’un ordusunu darmadağın etti. Bu zaferle birlikte Babil, Susa ve Persepolis kapılarını ona açtı; Pers İmparatorluğu artık İskender’in avucundaydı.
DÜNYANIN SONUNA YOLCULUK VE HALKLARIN KARDEŞLİĞİ ÜTOPYASI
İskender’in fetih tutkusu sınır tanımıyordu. Pers topraklarını ele geçirdikten sonra Hindistan’a, o dönem bilinen dünyanın sınırlarına kadar ilerledi. Hidaspes Savaşı’nda Hint Kralı Poros’u ve onun savaş fillerini mağlup etti. Ancak askerleri artık yorgundu ve evlerine dönmek istiyordu. Beas Nehri kıyısında ordusu isyan edince, İskender ilk kez geri dönmek zorunda kaldı. Onun hayat felsefesi sadece toprak kazanmak üzerine kurulu değildi; o, “Homonoia” yani halkların birliği vizyonuna sahipti.
Susa’da gerçekleştirdiği toplu düğün töreninde, binlerce Makedon ve Yunan askerini Persli kadınlarla evlendirdi, kendisi de Darius’un kızıyla evlendi. Doğu ve Batı’nın genetik ve kültürel olarak birleşmesini istiyordu. Pers kıyafetleri giymesi ve Pers saray geleneklerini (Proskynesis – yerlere kapanarak selamlama) benimsemesi, kendi Makedon ve Yunan generalleri arasında huzursuzluk yaratsa da o, tek bir dünya imparatorluğu hayalinden vazgeçmedi.
GENÇ BİR DEVİN SONU VE BİTMEYEN MİRAS
Büyük İskender, M.Ö. 323 yılında yeni seferler planladığı Babil’de, henüz 32 yaşındayken aniden hastalandı. On gün süren yüksek ateşin ardından hayata gözlerini yumdu. Ölüm nedeni üzerine bugün bile suikast, sıtma, tifo ya da aşırı alkol tüketimi gibi onlarca teori üretilmektedir.
Ölmeden önce imparatorluğunu kime bıraktığı sorulduğunda, “En güçlü olana” dediği rivayet edilir; bu söz, imparatorluğun generalleri arasında yıllarca sürecek kanlı savaşların fitilini ateşledi. İskender’in bedeni Altın bir tabutla İskenderiye’ye götürüldü ancak mezarının yeri bugün hala bir gizemdir. Onun ölümüyle “Helenistik Dönem” başladı; Yunan kültürü, dili ve sanatı Hindistan’a kadar yayıldı. O, sadece orduları değil, coğrafyaları ve zihinleri birleştiren, arkasında yüzlerce şehir ve silinmez bir efsane bırakan, tarihin gördüğü en hırslı ve vizyoner komutan olarak hafızalara kazındı.
DÜNYANIN HAKİMİNDEN SON DERS
Babil’deki yatağında son nefesini vermek üzereyken, İskender generallerini yanına çağırır ve cenaze töreninin tam olarak kendi talimatlarına göre yapılmasını ister. Bu vasiyet aslında fethettiği topraklardan çok daha büyük bir mesaj içermektedir. İmparatorluğun dört bir yanından gelen vezirler ve komutanlar, hükümdarlarının dudaklarından dökülen şu sıra dışı emirleri şaşkınlık içinde dinlediler:
“Ülkemin dört bir yanından, tebaamdan olan tüm insanları çağırın! Cenazemin önünden askerlerim yürüsün, silahlarıyla. Cenazemin sağından alimler yürüsün, kitaplarıyla. Cenazemin solundan zenginler yürüsün, en değerli mallarıyla. Cenazemin arkasından ise fakirler ve garipler yürüsün, gözyaşı ve dualarıyla! Sağ elime bir altın küre verin, sol elimi ise boş bırakın!”
Hükümdarlarının bu detaylı ve sembolik istekleri karşısında vezirler derin bir sessizliğe büründüler. “Dünyayı dize getiren hükümdarımız neden böyle bir seremoni istiyor? Bu düzen neyin nesidir?” diye birbirlerine sordular. Bu bilmeceyi çözemeyince, “Bunu bilse bilse ancak Diyojen bilebilir,” dediler ve vakit kaybetmeden ona danışmaya karar verdiler.
Vezirleri dikkatle dinleyen Diyojen , gözleri dolarak şöyle dedi: “İskender’in ne kadar büyük bir ruh olduğunu bir kez daha anladım.” Ardından, imparatorun her bir vasiyetinin ardındaki sarsıcı gerçeği şu sözlerle ilave etti:
“İskender size aslında şunu anlatmak istemiş: Cenazenin önünden yürüyen o yenilmez askerler, ellerindeki en keskin silahlarla dahi komutanlarının ölümüne engel olamadılar. Sağından yürüyen alimler, kütüphaneler dolusu kitaplarıyla ve derin bilgileriyle ölüme bir çare bulamadılar. Solundan yürüyen zenginler, dünyaları satın alabilecek muazzam mallarıyla Azrail’e mani olamadılar. Ve arkasından yürüyen o fakirler ile garipler, en samimi gözyaşları ve kalpten kopan dualarıyla bile takdir-i ilahiyi geri çeviremediler!”
Diyojen, İskender’in elleriyle verdiği o son ve en büyük dersi ise şu çarpıcı cümleyle özetledi: “Sağ elindeki o altın küre, onun bu dünyada sahip olunabilecek her şeye, tüm topraklara ve mutlak güce sahip olduğunu simgeliyor. Ancak sol elinin boş bırakılması ise tüm insanlığın yüzüne çarptığı o acı gerçektir: ‘Bu dünyadan ELİ BOŞ geldim, ELİ BOŞ gidiyorum!’ İskender, avuçlarının içindeki o boşlukla hırsın bittiği yeri ve ölümün mutlak eşitliğini ilan etmiştir.”


