1. Haberler
  2. Bilgi
  3. Devrim lideri II. Mahmud: Enkazdan modern bir devlet yaratan son padişah

Devrim lideri II. Mahmud: Enkazdan modern bir devlet yaratan son padişah

O sadece bir hükümdar değil, bir sistemin yıkıcısı ve kurucusuydu. Yeniçeriyi tarihe gömen, bürokrasiyi baştan yazan ve 'Ya devlet başa' diyerek kaderini milletiyle birleştiren 2. Mahmud’un tüm bilinmeyenleri bu dosyada.

featured
Player Alanı

20 Temmuz 1785 tarihinde, İstanbul’un nemli bir yaz gününde Topkapı Sarayı’nda dünyaya gelen Şehzade Mahmud, I. Abdülhamid’in oğlu olarak Osmanlı’nın en istikrarsız dönemlerinden birine gözlerini açmıştır. Annesi Nakşidil Sultan’ın Batı kültürüne olan aşinalığına dair rivayetler bir yana, Mahmud’un asıl karakter yapısı, saray içerisinde “Şehzadegan Mektebi”nde aldığı klasik eğitim ile dış dünyadaki Napolyon savaşlarının yarattığı kaosun senteziyle oluşmuştur.

Şehzadelerin dış dünya ile bağının tamamen kesildiği “Kafes” hayatında, o dönem tahtta olan amcası III. Selim ile kurduğu sıra dışı bağ, onun hayatının dönüm noktasıdır. III. Selim, kendi çocuğu olmadığı için Mahmud’u sadece bir yeğen değil, kendi “Nizam-ı Cedid” (Yeni Düzen) ideallerini emanet edeceği bir varis olarak görmüştür. Birlikte geçirdikleri vakitlerde Selim, genç şehzadeye devletin neden çöktüğünü, Yeniçerilerin nasıl birer eşkıya grubuna dönüştüğünü ve Avrupa’nın bilimsel üstünlüğüne neden yetişilemediğini en ince ayrıntılarıyla anlatmıştır.

Mahmud bu yıllarda hat sanatında icazet alacak kadar ustalaşmış, “Adlî” mahlasıyla yazdığı şiirlerde adalete olan özlemini dile getirmiştir; ancak onun zihnindeki asıl sanat, yıkılmak üzere olan bir imparatorluğu yeniden inşa etme sanatıdır.

CELLATLARLA KÖŞE KAPMACA: III. SELİM’İN ŞEHADETİ VE SARAY DAMLARINDAKİ DESTANSI KURTULUŞ

II. Mahmud’un tahta çıkış öyküsü, bir hanedanın yok olmanın eşiğinden dönüşünün ve bir devrimcinin kanla vaftiz edilişinin hikayesidir. 1808 yılının Temmuz ayında, III. Selim’i tekrar tahta çıkarmak isteyen Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa İstanbul’a yürüdüğünde, tahtta oturan IV. Mustafa kendi saltanatını korumak için korkunç bir emir vermiştir: İçeride rakip şehzade bırakılmayacak!

Cellatlar III. Selim’in dairesine girip onu feci şekilde şehit ederken, diğer bir grup cellat Şehzade Mahmud’un peşine düşmüştür. İşte tam o anda Osmanlı tarihinin seyrini değiştiren bir kadın, saray cariyelerinden Cevri Kalfa sahneye çıkmıştır. Cevri Kalfa, elindeki mangal küllerini ve kumları cellatların yüzüne savurarak onlara karşı bir zaman kazanmış, bu kargaşada sadık hizmetkarlar Mahmud’u sarayın çatısına, yüksek bacaların arasına kaçırmıştır. Damların üzerinde, cellatların nefesini ensesinde hissederek, amcasının katlediliş çığlıkları altında geçen o birkaç saat, Mahmud’un ruhunda silinmez bir travma ve sarsılmaz bir intikam hırsı bırakmıştır. Alemdar Mustafa Paşa saray kapılarını kırıp içeri girdiğinde III. Selim’in cansız bedeniyle karşılaşmış, ancak sağ kurtulan Mahmud’u damdan indirerek “Padişahım” diye selamlamıştır.

Alemdar Mustafa Paşa ve etrafındaki askerlerin şaşkın ve kederli bakışları arasında, gözlerindeki yaşları öfkeye dönüştürerek tarihe geçecek o mutlak emri vermiştir: “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!” Bu sözle Mahmud, ya bu devletin başına geçip mutlak otoriteyi sağlayacağını ya da bu kokuşmuş düzenin içinde yok olup gideceğini ilan etmiştir. Bu haykırış, sadece bir tahta geçiş töreninin değil, 500 yıllık Yeniçeri zorbalığına karşı açılmış bir savaşın ilk kurşunudur. O an orada bulunan herkes anlamıştır ki; artık karşılarında boyun eğen bir şehzade değil, ya zafer kazanacak ya da her şeyi yakacak bir “Demir Padişah” vardır. Bu kanlı başlangıç, Mahmud’un Yeniçerilere karşı hayatı boyunca sürecek olan merhametsiz tavrının meşruiyet kaynağı ve tüm devrimlerinin sarsılmaz yemini olmuştur.

SENED-İ İTTİFAK: MUTLAKİYETİN İLK VE SON ZORUNLU TAVİZİ

Tahtın ilk aylarında II. Mahmud, kendisini kurtaran Alemdar Mustafa Paşa’nın ve taşradaki güçlü feodal yapılar olan “Ayanların” tam baskısı altında kalmıştır. 1808 yılında imzalanan Sened-i İttifak, padişahın yetkilerini tarihte ilk kez yerel güç sahipleriyle paylaştığı, bir nevi “Osmanlı Magna Carta’sı” olarak nitelendirilen bir belgedir. Ancak Mahmud için bu belge, bir modernleşme adımı değil, otoritesine vurulmuş geçici ama onur kırıcı bir prangaydı.

Alemdar Mustafa Paşa’nın kısa süre sonra bir Yeniçeri isyanında hayatını kaybetmesini sessizce izlemiş, hatta kargaşa sırasında IV. Mustafa’yı boğdurarak tahtın tek meşru varisi olarak kalmayı garanti altına almıştır. İlk on beş yılını adeta bir “uyuyan dev” gibi geçiren Mahmud, taşradaki ayanları tek tek tasfiye etmiş, Tepedelenli Ali Paşa gibi güçlü figürleri bertaraf etmiş ve gücü yeniden İstanbul’daki tek bir merkezde toplamıştır. O, amcası III. Selim’in yaptığı stratejik hatayı yapmayacak; reformdan önce, reforma direnç gösterecek olan her türlü silahlı ve siyasi odağı tamamen kazıyacaktır.

VAKA-I HAYRİYE: YENİÇERİLİĞİN MEZARI VE MODERN ORDUNUN KANLI DOĞUŞU

15 Haziran 1826 tarihi, Osmanlı’nın ortaçağ prangalarından kurtulduğu, eski dünyanın tamamen yıkıldığı gündür. Yeniçeriler, her zamanki küstahlıklarıyla kazan kaldırıp saraya yürüdüklerinde, karşılarında bu kez boyun eğen bir padişah değil, savaşa hazır bir lider bulmuşlardır. II. Mahmud, Peygamber’in Sancak-ı Şerif’ini çıkararak halkı ve ulemayı asilere karşı birleşmeye çağırmış, bu çağrı binlerce İstanbullunun “Yeter artık!” diyerek sokaklara dökülmesine neden olmuştur. Sadık topçu birlikleri Yeniçeri kışlalarını (Et Meydanı) yoğun ateş altına almış, kışlalar içindeki isyancılarla birlikte yerle bir edilmiştir.

500 yıllık Yeniçeri Ocağı’nın bir gün içinde tarihten silinmesi, sadece bir askeri tasfiye değil, toplumsal bir zihniyet devrimidir. Bu kanlı temizliğin hemen ardından “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” adıyla kurulan yeni ordu, tamamen Avrupa tarzı tüfekler, modern üniformalar ve hiyerarşik bir disiplinle donatılmıştır. Bu orduyla birlikte bando takımı (Mızıka-i Hümayun) kurulmuş, Mehteran yerini modern askeri müziğe bırakmış, böylece devletin sesi ve ritmi bile değişmiştir.

MISIR KRİZİ VE KAVALALI’NIN GÖLGESİNDE DİPLOMASİ SAVAŞLARI

II. Mahmud’un reformları sürerken, imparatorluk dışarıda varoluşsal bir krizle, yani kendi valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanıyla sarsılmıştır. Yunan İsyanı sırasında donanması Navarin’de yakılan ve ordusu dağılan Mahmud, Kavalalı’nın modern ordusu karşısında çaresiz kalmıştır. Kendi valisine karşı ordusu Nizip ve Kütahya’da bozguna uğrayınca, tarihe geçen “Denize düşen yılana sarılır” sözünü söyleyerek ezeli düşmanı Rusya’dan yardım istemek zorunda kalmıştır.

Rus donanmasının İstanbul Boğazı’na demirlemesi (Hünkar İskelesi Antlaşması), İngiltere ve Fransa’yı dehşete düşürmüş ve Osmanlı üzerindeki uluslararası vesayet dönemini resmen başlatmıştır. 1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması, Mısır krizinde İngiltere’nin desteğini almak için imzalanmış bir “ekonomik taviz” belgesi olsa da, Mahmud için devletin toprak bütünlüğünü korumak her türlü ekonomik bedelin üzerindeydi. Bu dönemde Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanması padişahın yüreğinde derin bir yara açmış, o da bu askeri kayıpları devlet mekanizmasını daha da hızla modernize ederek telafi etmeye çalışmıştır.

GÂVUR PADİŞAH VE KIYAFET DEVRİMİ: TOPLUMUN YENİ ÇEHRESİ VE MODERN İNSAN İNŞASI

II. Mahmud, modernleşmenin sadece kâğıt üzerinde kalmaması, sokağa ve insanın görüntüsüne yansıması gerektiğine inanıyordu. 1829’da yayınladığı “Kıyafet Nizamnamesi” ile devlet memurlarına fes, setre (ceket) ve pantolon giymeyi zorunlu kılmıştır. Sarık ve cübbenin sadece din adamlarına has kılınması, muhafazakâr halk arasında büyük bir infial yaratmış ve padişaha “Gâvur Padişah” lakabı takılmasına neden olmuştur.

Ancak o, Galata Köprüsü’nden geçerken halkın kendisini modern bir hükümdar olarak görmesini istemiş, hatta kendi portrelerini (Tasvir-i Hümayun) devlet dairelerine asarak halifelik makamının ulaşılamaz ve gizemli imajını kırmıştır. Bu hamle, tebaanın “vatandaşlığa” doğru evrilmesinin ilk psikolojik adımıdır. Karantina teşkilatının kurulması, kolera salgınlarına karşı bilimsel önlemlerin alınması ve “Mürur Tezkeresi” ile İstanbul’a giriş çıkışların kontrol altına alınması, onun modern bir toplum düzeni kurma arzusunun somut göstergeleridir.

BÜROKRASİ DEVRİMİ: DİVAN’DAN NEZARETLERE, HANTALLIKTAN MODERN DEVLETE

Padişah, yüzyıllardır süregelen ama artık işlevini yitirmiş olan “Divan-ı Hümayun” sistemini tamamen ortadan kaldırmış ve Avrupa’daki kabine sistemine benzer “Nezaretler” (Bakanlıklar) yapısını kurmuştur. Sadrazamlık makamı Başvekalet’e, Reisülküttaplık ise Hariciye Nezareti’ne (Dışişleri Bakanlığı) dönüştürülmüştür. Devletin ne kadar vergi mükellefi ve kaç askeri olduğunu tam olarak bilmek için 1831 yılında Osmanlı tarihinin ilk genel nüfus ve mülk sayımını gerçekleştirmiştir.

Haberleşmeyi modernleştirmek için Posta Teşkilatı’nı kurmuş, devletin sesini halka ve dünyaya duyurmak için ilk resmi gazete olan “Takvim-i Vekayi”yi yayınlatmıştır. Bu dönemde kurulan Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye, hem bir danışma meclisi hem de yüksek yargı organı olarak modern hukuk devletine gidişin en önemli kilometre taşıdır. Eğitimde ise ilköğretimi İstanbul’da zorunlu hale getirmiş, rüştiyeler (ortaokullar) açarak medrese dışı, batılı tarzda bir eğitim koridoru inşa etmiştir.

MEKTEB-I TIBBİYE VE HARBİYE: BİLİMSEL RÖNESANSIN VE AYDIN SINIFININ DOĞUŞU

II. Mahmud, sadece asker değil, “bilim bilen subay” ve “batılı tarzda hekim” yetiştirme vizyonuna sahipti. 1827’de kurduğu Tıphane ve sonrasındaki Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye, modern tıp eğitiminin Türkiye’deki başlangıç noktasıdır. Bu okulun açılışında yaptığı ünlü konuşmada, “Sizlere Fransızca öğretilmesinin amacı, Avrupa bilimini doğrudan kaynağından öğrenmeniz ve kendi dilimize kazandırmanızdır” diyerek milliyetçilik ve bilim arasındaki dengeyi vurgulamıştır.

Hemen ardından kurulan Mekteb-i Harbiye (Harp Okulu), imparatorluğun en zeki gençlerini modern savaş teknikleriyle eğitmiş ve bu okuldan mezun olan kadrolar ileride Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu zihnini oluşturmuştur. Avrupa’ya (özellikle Paris, Londra ve Viyana’ya) gönderilen ilk öğrenci kafileleri, Mahmud’un “Batı’nın tekniğini alıp Doğu’nun ruhuyla harmanlama” idealinin canlı temsilcileri olmuşlardır.

MİRAS: ALDIĞI ENKAZ İLE BIRAKTIĞI MODERN DEVLET ARASINDAKİ DEVASA FARK

II. Mahmud 1 Temmuz 1839’da verem hastalığına yenik düşüp vefat ettiğinde, arkasında hem çok tartışılan hem de çok hayranlık duyulan devasa bir miras bırakmıştır. Tahta çıktığında merkezi otoritesi sadece İstanbul surları içinde hissedilen, ordusu isyankar, bürokrasisi ortaçağ zihniyetinde olan bir “enkaz” devralmış; vefat ettiğinde ise tüm kurumları dünya ile entegre olmuş, disiplinli bir devlet yapısı inşa etmiştir. O, Osmanlı’nın “Büyük Peter”idir. Aldığı Osmanlı, parçalanmaya yüz tutmuş bir geleneksel yapı iken; bıraktığı Osmanlı, Tanzimat, Meşrutiyet ve nihayet Cumhuriyet’e giden yolun modern iskeletini oluşturmuş bir devlettir.

Onun ölümüyle Nizip bozgununun haberini alamaması bir hüzün olsa da, ektiği tohumlar sadece birkaç ay sonra ilan edilecek olan Tanzimat Fermanı ile meyvelerini vermeye başlamıştır. Bugün Çemberlitaş’taki görkemli türbesi, başlattığı modernleşme devriminin sessiz ama mağrur bir şahidi olarak İstanbul’un kalbinde durmaktadır.

Devrim lideri II. Mahmud: Enkazdan modern bir devlet yaratan son padişah
+ -
Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.