Anlaşılmayacağını düşünerek, anlatmaktan vazgeçtiğiniz bir an vardır bilir misiniz?
“Boşuna” hissi…
İçinizde savrulan her duygunun karşı taraf için bir anlam ifade etmediğini fark edip, anlatma hevesini yitirdiğiniz an.
Eminim bir çoğunuz bu hali deneyimlemişsinizdir. İnce bir vazgeçiş halidir bu. İncedir çünkü içinde öfke yoktur fakat derin bir hayal kırıklığı vardır.
O andan itibaren konuşmaya mecaliniz kalmaz. Her şey yok hükmündedir artık. İçinizden iri puntolarla bir “BOŞUNA” kelimesi geçiverir.
İşte o an usulca gitme zamanıdır. Buz gibi, incecik bir sessizlik bırakırsınız arkanızda, tabii anlayana…
İnsan yaş aldıkça kendi değerinin, kendi doğrularının farkına varıyor. Keşke bu aydınlanmayı daha önceleri yaşayabilsek fakat hayatın dinamiği de böyle işliyor galiba…
Artık hiç bir şey için “FARK ETMEZ” dememeyi öğreniyorsunuz. Çünkü çok şey fark ediyor.
Biz kadınlar ezelden beri yer kaplamadan, görünmez, sessiz, “uyumlu” olarak yaşamak zorunda bırakıldık.
Kalan yemeği buzdolabında yer kaplamasın diye büyük kaptan küçük kaba ala ala öğrendik çok yer kaplamamayı belki de…
Dağılanları toplamak hep bizim görevimizdi . Oysa içimizdeki sıkıntıları nereye tıkıştıracaktık, bilen yoktu.
Söküleni dikmek de bizim işimizdi ki sökük hayallerle gezdiğimizi kimse bilmiyordu.
Japonların Kintsigu felsefesini duymadan çok önce biliyorduk biz kırılanları onarmayı. Altın tozu ile olmasa da inceden bir gülüşle ve annenizden yadigar bir şarkının terennümüyle yapıştırıveriyorduk çatlakları.
Kırılan bir kalbi hiç bir şey olmamış gibi toplayıp yapıştırmak da ailemizin kadınlarından bize bahşedilen bir yetenekti ne de olsa…
Kararsız hallerimizle, kafa karışıklığımızla, duvara toslamış hayallerimizle, ufacık şeyleri dert edinişlerimizle biz hep var olmayı becerdik esasında.
Giydik üzerimize leylakları, yeşilleri, fuşyaları.
Bir fincan kahve ile fabrika ayarlarımıza dönmeyi de başardık. Çünkü bizim yeniden bir şeyler için heveslenmeye hep ihtiyacımız vardı.
İşte bu yüzden artık çok şey FARK EDİYOR…
Mesela herkes sade içiyor diye az şekerli kahve istediğimi söylemekten çekinmiyorum artık.
Kalabalık yerlerden, büyük otellerden, trend kafelerden hoşlanmıyorum ve bu yüzden de hatır için çiğ tavuk yemiyorum artık.
Brokoliden nefret ediyorum mesela.
Rap müziğe, arabeske dayanamıyorum bile.
Uzlaşacağım diye kendi zevklerimden asla feragat etmiyorum artık. Ne de olsa bu benim biricik hayatım.
Kimseyle derdim yok, kimsenin hayatı beni bağlamıyor, sadece birileri hakkında konuşacak kadar amaçsız bir hayatım olmasını istemiyorum.
Bu minvalde yaşadığın vakit kendini alkışlayacağın onlarca galibiyetin oluyor.
Mesela, başkasının gölgesinde yürümek yerine kendi yolunda tek başına yürüme cesaretine kavuşuyorsun.
Kimsenin hikayesinin kötü karakteri olmuyorsun.
Kapıdan çıkarken tökezlesen bile, bilerek canını yakmak isteyen herkesten bir anda vazgeçebiliyorsun.
Hiç bir şey istediğin gibi gitmese bile uyandığın her sabahı kutsamayı biliyorsun artık.
Olana da olmayana da şükretmeyi biliyorsun. Sonsuz bir tevekkül haliyle akışa teslim oluyorsun.
Senin için en sıkıcı, sıradan görünen bir günün bir başkası için en büyük hayal olabileceğini hep hatırlıyorsun.
İşler yolunda gitmese bile, doğru bir sebep için ters gittiğini çok iyi biliyorsun artık.
Yaşanılan hiç bir şey boşuna değil. Bütün mesele “FARK ETMEZ” in naifliğine sığınma dan çok şeyi fark ettiğimizin idrakinde olmak.
Bakın işte o zaman neler FARK EDİYOR neler…
