1. Haberler
  2. Bilgi
  3. Dünyanın ilk vampiri: III. Vlad’ın kazıklarla örülmüş dehşet imparatorluğu

Dünyanın ilk vampiri: III. Vlad’ın kazıklarla örülmüş dehşet imparatorluğu

Osmanlı sarayında Fatih Sultan Mehmet ile omuz omuza büyüyen Eflak Prensi Vlad'ın, tarihin en cani hükümdarlarından birine dönüşüm süreci ve sadizmle askeri dehanın kesiştiği noktada yükselen Kazıklı Voyvoda efsanesinin kan donduran tüm gerçekleri ....

featured
Player Alanı

Tarihin tozlu raflarında, gerçekliğin kabusla karıştığı, insan zihninin sınırlarını zorlayan bir figür durur: III. Vlad. O, sadece bir Eflak prensi değil, yüzyıllar sonra Bram Stoker’ın kaleminde “Dracula” adıyla ölümsüzleşecek olan o kadim korkunun ta kendisidir. Ancak kurgusal kontun aksine, gerçek Vlad’ın hikayesi sarımsaklardan veya gümüş kurşunlardan çok daha somut, çok daha vahşi ve çok daha trajiktir.

Bu, bir saray rehinesinin nasıl bir canavara dönüştüğünün, çocukluk arkadaşı Fatih Sultan Mehmed ile nasıl amansız bir düşmana evrildiğinin ve bir halkın kanıyla yıkanan toprakların sürükleyici hikayesidir.

BİR İHANETİN VE NEFRETİN TOHUMLARI

Her şey, 1442 yılında Eflak Prensi II. Vlad Dracul’un, Osmanlı Sultanı II. Murad’a sadakatini kanıtlamak için iki küçük oğlunu, Vlad ve Radu’yu rehin bırakmasıyla başladı. Edirne ve Manisa saraylarında, Osmanlı’nın en seçkin eğitimiyle büyütülen bu iki kardeşin kaderi taban tabana zıttı. Geleceğin Fatih’i olan Şehzade Mehmed ile aynı sıralarda oturan, aynı hocalardan ders alan ve aynı kılıç talimlerini yapan Vlad, kardeşi Radu’nun aksine Osmanlı kültürünü asla benimsemedi. Radu “Güzel” unvanıyla sarayın gözdesi olurken, Vlad’ın ruhu her geçen gün biraz daha kararıyordu. Fatih’in entelektüel dehası ve sarsılmaz otoritesi, Vlad’da hayranlıktan ziyade derin bir aşağılık kompleksi ve sönmek bilmeyen bir intikam ateşi körükledi.

O, Osmanlı’nın savaş sanatını, idari yapısını ve stratejilerini öğrenirken, aslında bir gün bu devasa imparatorluğu kalbinden vurmanın planlarını yapıyordu. Sarayda geçirdiği her gün, içine biriktirdiği nefretin bir katmanını daha oluşturuyordu.

TRANSİLVANYA’NIN KARANLIK TAHTI VE İLK KANLI ZİYAFET

1456 yılında, Osmanlı desteğiyle Eflak tahtına oturan Vlad, iktidar koltuğuna geçer geçmez gerçek yüzünü gösterdi. Yıllardır biriktirdiği öfkeyi önce kendi içindeki muhaliflere yöneltti. Bölgedeki soylular (boyarlar), babasının ölümünden sorumlu tuttukları hedefleri arasındaydı. Vlad, onları büyük bir ziyafete davet etti. Şarapların su gibi aktığı, kahkahaların yükseldiği bir gecenin sonunda, kapılar ansızın kapandı. Vlad, yaşlı soyluları ve ailelerini oracıkta kazığa vurdurdu; genç olanları ise Poenari Kalesi’nin inşasında ölene kadar köle gibi çalıştırdı. Bu, Vlad’ın sadece bir hükümdar değil, korkuyu bir yönetim sanatı haline getiren bir tiran olduğunun ilk kanıtıydı. Artık Transilvanya’nın sisli dağlarında rüzgar, sadece soğuğu değil, kurbanların çığlıklarını da taşıyordu.

FATİH’E MEYDAN OKUMA: “KAZIKLI ORMAN” VE GECE BASKINI

Vlad’ın asıl hedefi, bir zamanlar yanında büyüdüğü Fatih Sultan Mehmet’ti. 1462 yılında Osmanlı elçilerini huzuruna kabul ettiğinde, sarıklarını başlarına çivileterek gönderen Vlad, açıkça savaş ilan etmişti. Fatih, devasa ordusuyla Eflak üzerine yürüdüğünde, Vlad tarihin en korkunç gerilla taktiklerinden birini uyguladı. Kuyuları zehirledi, tarlaları yaktı ve gece baskınlarıyla Osmanlı ordusunu yıprattı. Ancak asıl psikolojik yıkım, Osmanlı ordusu Targovişte kapılarına dayandığında yaşandı. Şehrin önünde, yaklaşık 20 bin Türk esirin ve yerel halkın kazıklara geçirildiği, kilometrelerce uzanan bir “Kazıklı Orman” onları bekliyordu.

En öndeki en yüksek kazıkta ise rütbeli bir Osmanlı subayı bulunuyordu. Bu manzara karşısında, tarihin gördüğü en büyük komutanlardan biri olan Fatih bile dehşete düşerek, “Böyle bir canavarla savaşılmaz” demekten kendini alamadığı rivayet edilir . Vlad, Fatih’in çadırına sızıp onu bizzat öldürmeyi planladığı efsanevi “Gece Baskını” ile şansını sonuna kadar zorlasa da, Osmanlı’nın demir yumruğu karşısında geri çekilmek zorunda kaldı.

KAN İÇME RİVAYETLERİ VE BİTMEYEN SAPKINLIKLARIN GÖLGESİ

Dracula efsanesinin temelini atan kan içme rivayetleri, Vlad’ın sadece bir savaşçı değil, bir sapkın olduğunu kanıtlar niteliktedir. Alman kroniklerine göre Vlad, kazığa geçirilmiş kurbanlarının taze kanını kaselere doldurtur ve akşam yemeğinde ekmeğini bu kana banarak yerdi. Bu, onun kurbanlarının yaşam enerjisini aldığına dair mistik bir inanışın dışavurumu olarak görülüyordu. Ayrıca, ülkedeki tüm dilencileri, sakatları ve yaşlıları büyük bir yemekte toplayıp, onlara “Sizi bu dünyadaki sefaletten kurtaracağım” dedikten sonra bulundukları binayı ateşe vererek hepsini diri diri yakması, onun çarpık adalet anlayışının en karanlık örneklerinden biridir. Onun için yaşam, sadece kendisine hizmet ettiği sürece değerliydi.

BİR CANAVARIN SONU: KESİK BAŞIN İSTANBUL YOLCULUĞU

Her tiran gibi Vlad’ın da sonu, kendi yarattığı şiddet sarmalında geldi. Kardeşi Radu’nun Osmanlı desteğiyle başa geçmesi ve kendi halkının bu vahşetten bıkması sonucu Macaristan’a sığındı ancak orada hapsedildi. Yıllar sonra tekrar taht mücadelesine girse de, 1476 yılında Bükreş yakınlarında Osmanlı akıncıları ve yerel muhalifler tarafından kıstırıldı. Bir çatışmada öldürülen Vlad’ın başı gövdesinden ayrıldı. Bu kez kazığa geçirilme sırası ondaydı; ancak farklı bir şekilde. Kesik başı, bir zamanlar meydan okuduğu Fatih Sultan Mehmet’e, zaferin bir nişanesi olarak bal dolu bir fıçıda İstanbul’a gönderildi. İstanbul sokaklarında halka teşhir edilen bu baş, tüm dünyaya “Kazıklı Voyvoda” döneminin kapandığını ilan ediyordu. Bedeni ise bugün gizemini koruyan Snagov Manastırı’na gömüldü. Fakat mezarı yıllar sonra açıldığında, içinde ne kemik ne de bir iz bulunabildi; sanki toprak bile bu canavarı kabul etmemiş, o sonsuz karanlığa, efsanelerin arasına karışıp gitmişti.

Dünyanın ilk vampiri: III. Vlad’ın kazıklarla örülmüş dehşet imparatorluğu
Yorum Yap