MÖ 63 yılının 23 Eylül sabahı Roma’da, mütevazı bir ailenin çocuğu olarak doğan Gaius Octavius, aslında Roma hiyerarşisinde en tepede yer almıyordu. Ancak annesi Atia, Jül Sezar’ın yeğeniydi ve Sezar’ın hiç erkek çocuğu yoktu. Genç Octavius, çocukluğu boyunca sağlık sorunlarıyla boğuşan, cılız ve solgun bir gençti. Ancak bu zayıf bedenin arkasında, Roma’nın en kurnaz zekası gizliydi. Sezar, İspanya seferi sırasında bu gencin azmine hayran kaldı ve onu gizlice evlat edinerek mirasının ana varisi yaptı.
MÖ 44 yılının o meşhur Mart İdüsünde Sezar suikasta uğradığında, 18 yaşındaki Octavius eğitim için Adriyatik kıyısındaydı. Haberi aldığında ailesi ona saklanmasını, siyasete girmemesini öğütledi. Ancak o, Sezar’ın adını ve servetini sahiplenerek Roma’ya yürüdü. Henüz sakalı terlememiş bir gencin, Roma’nın kurt generallerine meydan okuması tarihin akışını değiştiren ilk büyük kumardı.
İKİNCİ TRİUMVİRLİK VE DÜNYANIN PAYLAŞILMASI
Roma’ya vardığında Sezar’ın sadık askeri Marcus Antonius tarafından küçümsenen Octavius, kısa sürede kendi ordusunu kurmayı başardı. Sezar’ın gazilerinden oluşan bu ordu, “Genç Sezar”ın arkasında toplandı. Güç dengeleri öyle karmaşıktı ki, Octavius önce Senato ile birleşip Antonius’a saldırdı, ardından saf değiştirip Antonius ve Lepidus ile “İkinci Triumvirlik” adı verilen resmi bir cunta kurdu. Bu ittifakın ilk işi, Roma tarihinin en büyük tasfiyesini başlatmak oldu. “Proscription” listeleri yayınlandı; aralarında ünlü hatip Cicero’nun da bulunduğu 300 senatör ve 2.000 şövalye vatan haini ilan edilerek katledildi.
Malları müsadere edildi ve bu parayla devasa bir ordu kuruldu. MÖ 42’de Makedonya’daki Philippi Muharebesi’nde, Sezar’ın katilleri Brutus ve Cassius yenilgiye uğratıldı. Bu zaferden sonra dünya paylaşıldı: Batı (Avrupa) Octavius’a, Doğu (Mısır ve Asya) Antonius’a, Afrika ise Lepidus’a düştü. Ancak bu üç başlı canavarın uzun süre hayatta kalması imkansızdı.
ACTİUM’DAN MISIR’IN FETHİNE GİDEN YOL
Antonius, Doğu’nun ihtişamına ve Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın cazibesine kapılınca, Octavius bunu eşsiz bir propaganda fırsatı olarak kullandı. Roma halkına, Antonius’un bir “yabancı kraliçenin kölesi” olduğunu ve Roma’nın başkentini İskenderiye’ye taşımak istediğini yaydı. Bu, bir iç savaşı “ulusal bir savunma savaşı” gibi gösterme sanatıydı.
MÖ 31 yılında Yunanistan’ın batı kıyılarındaki Actium’da gerçekleşen deniz savaşı, antik çağın en önemli kırılma noktasıdır. Octavius’un sağ kolu ve askeri dehası Agrippa, Antonius ve Kleopatra’nın donanmasını darmadağın etti. Kaçan aşıklar İskenderiye’de intihar edince, Octavius Mısır’ı bir Roma eyaleti değil, doğrudan imparatorun şahsi mülkü (Fiscus) haline getirdi. Mısır’ın devasa altın rezervleri ve tahıl ambarları artık tamamen onun kontrolündeydi; bu da ona Roma halkını beslemek ve orduyu finanse etmek için sınırsız bir güç verdi.
MÖ 27 yılında Roma’ya döndüğünde, iç savaşların yorgunu olan halk ve senato ona her şeyi vermeye hazırdı. Augustus, tarihin gördüğü en büyük siyasi manevrayı yaptı: “Cumhuriyeti restore ediyorum” diyerek tüm yetkilerini senatoya iade etti. Senato ise buna karşılık ona “Augustus” (Kutsal, Yüce) unvanını ve devasa güçler veren “Imperium Maius” yetkisini verdi.
Artık o ne bir kral ne de bir diktatördü; o sadece “Princeps” (Vatandaşların Birincisi) idi. Ancak gerçekte ordunun, hazinenin ve dış politikanın tek hakimiydi. Bu dönemde kurduğu sistem, 200 yıl sürecek olan “Pax Romana” (Roma Barışı) döneminin temeli oldu. Roma şehri tamamen yenilendi; bataklıklar kurutuldu, Forum Augustus inşa edildi ve Apollo Tapınağı yükseldi. Roma, bir kasaba görünümünden çıkıp gerçek bir dünya başkentine dönüştü.
SKERİ REFORMLAR VE SINIRLARIN EBEDİ ÇİZGİSİ
Augustus, Roma ordusunu siyasallaşmış bir topluluktan profesyonel bir makineye dönüştürdü. Askerlik süresini 20 yıla çıkardı ve emekli olan askerlere devlet hazinesinden toprak veya para verilmesini garanti altına aldı (Aerarium Militare). Bu, askerlerin artık generallerine değil, doğrudan devlete sadık kalmasını sağladı. Sınırları genişletmek için İspanya’nın kuzeyindeki kabileleri 10 yıl süren savaşlarla dize getirdi.
Tuna ve Ren nehirlerini imparatorluğun kuzey sınırı yaptı. Ancak MS 9 yılında, güvendiği Germen müttefiki Arminius’un ihanetiyle Teutoburg Ormanı’nda 17, 18 ve 19. lejyonlar tamamen yok edildi. Bu felaket, Augustus’un hayatının son yıllarını kararttı. Rivayete göre, sarayda duvarlara vurarak “Quintilius Varus, lejyonlarımı geri ver!” diye feryat ederdi. Bu olaydan sonra Roma, yayılmacı politikasını durdurup sınırlarını korumaya odaklandı.
SOSYAL DEVRİM VE AHLAK YASALARI
Augustus sadece toprakları değil, ruhları da yönetmek istiyordu. Roma’nın eski geleneksel değerlerinin (Mos Maiorum) bozulduğunu düşünerek sert ahlak yasaları (Lex Julia) çıkardı. Zinayı kamu suçu haline getirdi, bekarları vergilendirdi ve çok çocuklu ailelere ayrıcalıklar tanıdı.
Kendi kızı Julia bile bu yasalara uymadığı için bizzat Augustus tarafından ıssız bir adaya sürgün edildi. Bu, onun davasına ne kadar fanatikçe bağlı olduğunun kanıtıydı. Din alanında ise kendisini “Pontifex Maximus” (Başrahip) ilan ederek dini otoriteyi de elinde topladı. Öldüğünde ise tanrılaştırılacağını bildiği için, kendi adına tapınaklar yapılmasına (genellikle Doğu eyaletlerinde) izin verdi.
MÖ 8 yılında Senato, onun onuruna bir ayın adını değiştirmeye karar verdi. Temmuz ayı (July) Jül Sezar’ın adını taşıyordu. Augustus için ise, onun hayatının dönüm noktası olan Mısır’ın fethinin gerçekleştiği Sextilis ayı seçildi ve adı “Augustus” (Ağustos) oldu.
Takvimdeki bu değişim, onun isminin sadece tarihe değil, her yılın döngüsüne kazınmasını sağladı. Onun döneminde yapılan nüfus sayımları (Hristiyanlık inancına göre Hz. İsa’nın doğumu bu döneme rastlar), Roma’nın vergi sistemini dünyanın en düzenli yapısı haline getirdi.
SON PERDE VE “GÖSTERİYİ BEĞENDİNİZ Mİ?”
75 yaşına geldiğinde, MS 14 yılının Ağustos ayında, Nola yakınlarında hastalandı. Öleceğini anladığında, yanındakilere aynada kendine bakıp bakmadıklarını sordu ve son büyük tiyatrocu edasıyla tarihe geçen o soruyu sordu: “Hayat oyunundaki rolümü iyi oynadıysam, gösteriyi beğendiniz mi? O halde lütfen beni alkışlarla uğurlayın.” (Acta est fabula, plaudite!) Bu sözler, aslında bir imparatorluğun kaba kuvvetle değil, müthiş bir sahneleme, propaganda ve zeka ile yönetildiğinin itirafıydı. Karısı Livia’ya “Evliliğimizi unutma” diyerek veda etti ve huzur içinde öldü. Naaşı Roma’ya getirildi, yakıldı ve külleri kendi yaptırdığı devasa Mozoleye konuldu. Ardında, bir cumhuriyet enkazından doğmuş, sınırları Atlas Okyanusu’ndan Mezopotamya’ya kadar uzanan muazzam bir cihan imparatorluğu bıraktı.
