Türkiye’de meyhane, sadece alkol tüketilen bir mekân değil; yüzyıllardır süregelen yazısız kuralları, kendine has lügati ve toplumsal sınıfları aynı masada eşitleyen “demokratik” yapısıyla başlı başına bir kurumdur. Osmanlı döneminde devletin resmi ruhsatıyla “gedik” alan işletmelerden, omuzlarındaki deri tulumlarla “ayaküstü” hüzün dağıtan seyyar satıcılara kadar uzanan bu gelenek, bugün modern Türkiye’nin sosyal hayatında hala en güçlü damarlardan biri olarak varlığını sürdürüyor.
Edebiyatın “anason kokulu yazıhanesi” olarak kabul edilen bu masalar, sadece rakı ve mezenin buluşma noktası değil; Orhan Veli’nin şiirlerinden Edip Cansever’in varoluş sancılarına kadar Türk basınının ve sanatının sessiz tanığıdır. Bugün “meyhane adabı” olarak bildiğimiz ve masada konuşulanın masada kalması ilkesine dayanan o kadim etik, aslında bu toprakların en özgürlükçü tartışma platformlarının temelini oluşturuyor.
OSMANLI’NIN RESMİ MEYHANELERİ: GEDİKLİLER VE AYAKLILAR
Osmanlı döneminde meyhaneler sanıldığı gibi hep gizli saklı değildi. Devlet tarafından ruhsatlandırılmış meyhanelere “Gedikli Meyhaneler” denirdi. Bunlar sınıfının en üstüydü ve belirli bir kalitesi vardı. Ancak bir de “Ayaklı Meyhaneler” vardı ki, asıl hikaye oradaydı.
Ayaklı meyhaneciler, omuzlarında taşıdıkları özel deri tulumların içinde şarap satarlardı. Tulumun ucundaki musluktan kadehi doldurur, müşteriye “ayaküstü” servis yaparlardı. Bu esnaflar genellikle seyyardı ve zabıtadan kaçmak için müthiş bir hızla hareket ederlerdi.
TEK TEKÇİLER VE MEZE SİYASETİ
Meyhanenin kalbi mezelerdir ama mezelerin çıkış noktası sadece lezzet değildir. Rakı, Osmanlı döneminde “aslan sütü” olarak anılmaya başlandığında, yanında yenen her mezenin bir işlevi vardı. Eski meyhanelerde “tek tekçi” denilen, sadece bir kadeh içip çıkan müşteriler için meze bir zorunluluktu. Mideyi koruması için önce mutlaka bir parça lakerda veya beyaz peynir ikram edilirdi. Rakının yanındaki kavun, sadece şeker dengesi için değil, sert alkolün boğazdaki yakıcı etkisini kırmak için bir “ilaç” niyetine oradaydı.
MEYHANE ADABI: ‘KONUŞULAN BURADA KALIR’
Meyhanenin en büyük kuralı, içeride konuşulanın dışarıya sızmamasıydı. Bu, meyhaneyi tarihin her döneminde en özgürlükçü politik tartışma alanı haline getirdi. Jön Türkler’den Cumhuriyet’in kurucu kadrolarına kadar pek çok aydın, en önemli kararlarını meyhane masalarında tartışarak olgunlaştırmıştır. Masa, herkesin eşit olduğu tek yerdir. Patronla işçinin, şairle esnafın aynı kadehe selam verdiği bu alan, Türkiye’nin en doğal “demokrasi laboratuvarı” sayılır.
ÇİÇEK PASAJI VE ÖTESİ
Türk edebiyatı meyhanesiz eksik kalırdı. Sait Faik Abasıyanık’tan Orhan Veli’ye, Edip Cansever’den Cemal Süreya’ya kadar “İkinci Yeni” şairleri meyhaneyi adeta bir yazıhane olarak kullandılar .Birçok ünlü şiir, meyhane masalarındaki peçetelere veya rakı faturalarının arkasına yazılmıştır. “Masa da masaymış ha” diyen Edip Cansever, aslında o masanın Türkiye’nin yükünü nasıl taşıdığını anlatıyordu.
MEYHANE SÖZLÜĞÜ
Meyhanede her hareketin, her objenin bir ismi vardır. İşte masada “yabancı” kalmamak için bilinmesi gerekenler:
Çilingir Sofrası: En çok yanlış bilinenidir. “Çeşnigir”den değil, “kilidi açan” anlamındaki çilingirden gelir. Bu sofraya oturanın dili çözülür, kalbindeki kilitler açılır.
Yolluk: Masadan kalkarken içilen o son kadeh. “Yola çıkmadan önceki güç” niyetine içilir.
Gaga: Kadehin ağız kısmı. “Gagayı ıslatmak” deyimi buradan gelir.
Duble: Fransızca “iki katı” demek olsa da meyhanede bir “haysiyet” meselesidir.
Ehlikeyf: Rakının ısınmaması için kullanılan, içine buzlu su konulan metal veya cam kap. Ama asıl anlamı; içmeyi ve sohbet etmeyi bilen, acelesi olmayan kişidir.
Anason Kokulu Yazıhane: Edebiyatçıların meyhanelere verdiği isim. Birçok roman ve şiir bu “yazıhanelerde” doğmuştur.


