Anason kokulu bir İstanbul masalı: Tektekçiler

page

Osmanlı İmparatorluğu’nun son demlerinden başlayarak Cumhuriyet’in ilk yarısına kadar İstanbul’un sosyal hayatında sarsılmaz bir yere sahip olan tektekçilik, aslında akşamcı kültürünün en dervişane ve en şahsiyetli kolu olarak bilinirdi. Galata’nın nemli sokaklarından Karaköy’ün liman arkalarına, Balat’ın tarihi dokusundan Samatya’nın meyhanelerle örülü sokaklarına kadar yayılan bu dükkanlar, devasa ve gösterişli gedikli meyhanelerin aksine, halkın en saf halini temsil eden mütevazı mekanlardı.

Genellikle mermer bir tezgahın etrafında şekillenen bu dükkanlarda, yüksek tavanlardan sarkan loş ışıklar altında sadece “tek” bir kadeh rakı ile günün tüm ağırlığı omuzlardan indirilirdi. Tarihçilerin “ayaküstü meyhaneleri” olarak da adlandırdığı bu noktalar, şehrin hızına ayak uydurmaya çalışan işçinin, esnafın ve memurun evine gitmeden hemen önce nefes aldığı, toplumsal bir hafıza mekanı olarak İstanbul kroniklerinde kendine çok özel bir yer edinmeyi başarmıştır.

NEDEN SEVİLDİ: SINIFSIZ BİR AKŞAMÜSTÜ DEMOKRASİSİ VE HUZUR

Bu küçük dükkanların halk tarafından bu kadar büyük bir tutkuyla sevilmesinin en temel sebebi, sunduğu o samimi ve sınıfsız ortamda gizliydi. Tektekçi dükkanına girdiğinizde rütbeniz, cebinizdeki paranın miktarı veya sosyal statünüz dışarıdaki kapı eşiğinde kalırdı; orada sadece mermer tezgaha dirsek dayamış olan “akşamcılar” vardı. İnsanlar burayı çok sevdi çünkü mükellef bir sofra kurmanın maddi ve manevi yükü altına girmeden, sadece birkaç kuruşa o eşsiz huzur anını satın alabiliyorlardı.

O dönemlerde hayatın tüm karmaşası ve stresi, bir dilim lakerda ve bir tek kadeh rakının buğusunda eriyip gider, dükkandaki herkes birbirinin yabancısı olsa da aynı kaderin ortağı gibi sessizce birbirini selamlardı. Bu mekanlar, insanın kendine ayırdığı o kıymetli on beş dakikanın en dürüst adresi olduğu için İstanbul’un vazgeçilmez bir parçası haline gelmişti.

TEKTEKÇİ KÜLTÜRÜNÜN USULÜ: SESSİZLİĞİN VE NEZAKETİN İNCE SANATI

Tektekçilik kültürünün nasıl icra edildiğine bakıldığında, aslında karşımıza son derece katı ama bir o kadar da nazik bir adap kuralları silsilesi çıkar. İçeriye giren kişi asla yüksek sesle konuşmaz, meyhaneciye sadece bir göz işareti ya da hafif bir baş selamıyla istediği “teki” bildirirdi; zira bu dükkanlarda gürültü yapmak en büyük ayıp sayılırdı. Hazırlanışı son derece sade olan bu ritüelde, rakı genelde susuz ya da çok az suyla, sertçe içilir ve yanında mutlaka içkinin tadını dengeleyecek küçük bir meze eşlik ederdi.

Bu meze bazen bir parça beyaz peynir, bazen bir dilim çiroz, bazen de cebinden çıkarılan bir avuç tuzlu leblebi olurdu ama asla masayı donatan tabaklar dolusu yemek olmazdı. En önemli usul ise kadehi bitirdikten sonra vakur bir şekilde, sendelemeden ve çevreye rahatsızlık vermeden dükkandan çıkıp evinin yolunu tutmaktı; çünkü tektekçilik bir sarhoşluk değil, bir ayılma ve hayata hazırlanma sanatıydı.

GÜNÜMÜZÜN KAYIP MİRASI: MERMER TEZGAHLARIN NEDEN TADI KAÇTI?

Bugün o eski tektekçi dükkanlarının neden bu kadar azaldığını anlamak için modern yaşamın getirdiği hızın ve tüketim alışkanlıklarının nasıl mekanikleştiğine dikkatle bakmak gerekir. Modern dünya artık “durup bir tek atmak” gibi naif ve sessiz eylemleri, ya devasa gastronomik deneyimlere ya da yüksek sesli müziklerin eşlik ettiği gürültülü eğlence anlayışına kurban verdi.

Ekonomik dönüşüm ve artan maliyetler, sadece bir kadeh ve bir dilim peynirle ayakta durmaya çalışan o dürüst esnaf dükkanlarını imkansız hale getirirken, yerine her şeyin “konsept” olarak pazarlandığı ruhsuz işletmeler geçti. Ayrıca eski kuşağın o kendine has nezaketi ve “kararında durma” disiplini, her şeyi hızlıca ve fazlasıyla tüketmek isteyen yeni nesil alışkanlıklarla uyuşmadı.

Sonuç olarak mermer tezgahların o serinliği yerini plastik ve suni dekorlara bıraktı ve tektekçilik, sadece eski İstanbul kitaplarının sayfalarında kalan, özlemle anılan bir hatıraya dönüştü.

Exit mobile version