1. Haberler
  2. Bilgi
  3. Dilin fosil kayıtları: İngilizce neden yazıldığı gibi okunmuyor?

Dilin fosil kayıtları: İngilizce neden yazıldığı gibi okunmuyor?

Kelimelerin içine gizlenmiş hayalet harflerden matbaacıların yaptığı dizgi hatalarına kadar; İngilizcenin fonetik karmaşasının arkasındaki 6 tarihsel kırılma noktasını inceliyoruz. Okuduğunuz her kelime aslında bin yıllık bir istila ve değişim haritası barındırıyor.

featured
Player Alanı

İngilizcenin yazımı ile okunuşu arasındaki o meşhur uçurumu anlamak için, dildeki değişimin ne kadar sancılı ve katmanlı olduğunu kabul etmek gerekir. Büyük Ünlü Değişimi (The Great Vowel Shift) olarak adlandırılan süreç, bu karmaşanın temel direğidir ve 15. yüzyıldan itibaren İngilizcedeki uzun ünlülerin telaffuzunda devrim niteliğinde bir kaymaya neden olmuştur. Bu dönemden önce İngilizce konuşanlar, “sheep” kelimesini bugünkü “shape” sesine yakın bir tınıyla, “house” kelimesini ise “hoose” şeklinde telaffuz ediyorlardı.

Ancak yaklaşık iki yüz yıl süren bu ses kayması boyunca, dilin fiziksel telaffuzu ağız içinde daha kapalı ve yukarı pozisyonlara doğru hareket etti; ne var ki, tam da bu esnada matbaanın yaygınlaşmasıyla yazım kuralları dondurulmuştu. İnsanlar kelimeleri yeni şekliyle telaffuz etmeye başlasalar da, kâğıt üzerinde hala Orta Çağ’ın ses yapısını temsil eden harf dizilimlerini kullanmaya devam ettiler.

Bu durum, konuşma dilinin hızla geleceğe koştuğu, yazı dilinin ise prangalara vurulmuşçasına geçmişte kaldığı garip bir ayrışma yarattı. Günümüzde “bite” kelimesini “bayt” diye okuyup sonundaki “e” harfini telaffuz etmememizin sebebi, o harfin bir zamanlar gerçekten orada yaşayan bir sesi temsil etmesi ama bu sesin buharlaşıp harfinin ise kâğıt üzerinde bir fosil gibi kalmasıdır.

RÖNESANS’IN ETİMOLOJİK TAKINTILARI

Etimolojik takıntılar ve rönesans etkisi, dile sadece ses karmaşası değil, aynı zamanda bilinçli bir entelektüel kibir de katmıştır. 16. ve 17. yüzyıllarda İngiliz bilginler, dillerinin kaba bir Germen lehçesi gibi görünmesinden rahatsızlık duyuyor ve ona Latince ile Yunanca’nın asaletini aşılamak istiyorlardı.

Bu dönemde, aslında Fransızca üzerinden İngilizceye geçmiş ve halk tarafından çoktan basitleştirilmiş kelimelere, “köklerini onurlandırmak” adına sahte sessiz harfler eklenmeye başlandı. Örneğin “debt” (borç) kelimesi o döneme kadar “dette” şeklinde gayet basit yazılıyordu, ancak bilginler bu kelimenin Latince kökeninin “debitum” olduğunu bildikleri için araya hiç okunmayan bir “b” harfi yerleştirdiler. Benzer bir durum “receipt” kelimesindeki “p” harfi için de geçerlidir; Latince “receptus” kökenine vurgu yapmak isteyen bu yazarlar, dili kullanan insanların işini zorlaştırmak pahasına bu sessiz harfleri kelimelerin kalbine sapladılar.

Bu “dili akademikleştirme” çabası o kadar ileri gitti ki, bazen tamamen yanlış çıkarımlarda bile bulunuldu; “island” kelimesindeki “s” harfi, kelimenin Latince “insula” ile bir ilgisi olduğu sanılarak eklendi, oysa kelime özbeöz Germen kökenliydi. Rönesans yazarlarının bu yapay müdahalesi olmasaydı, İngilizce bugün çok daha temiz ve mantıklı bir yazım sistemine sahip olabilirdi.

İSTİLA DALGALARI VE LİNGUİSTİK MİRAS

Viking ve Norman istilasının Linguistik Mirası, İngiltere’nin siyasi tarihi kadar dilin de nasıl bir savaş alanı olduğunu gözler önüne serer. İngilizce, saf bir dil değil; İskandinav, Fransız ve Germen kabilelerinin çarpışmasından doğmuş melez bir canavardır. 9. yüzyılda İngiltere’nin kuzeyini ele geçiren Vikingler, Eski Norsça kelimeleri dile dahil ederken, 1066 yılında gerçekleşen Norman İstilası dili tamamen kökünden sarsmıştır.

Fransızca konuşan Normanlar adayı fethettiğinde, İngilizce yaklaşık 300 yıl boyunca bir “köylü dili” muamelesi görmüş, saray ve hukuk dili tamamen Fransızcaya dönmüştür.

Bu süreçte binlerce Fransızca kelime İngilizceye akın etmiş, ancak bu kelimeler İngiliz ağız yapısına uyum sağlarken yazımları büyük oranda Fransızca kurallarına göre kalmıştır. Fransızcanın “ch”, “qu” veya “ou” gibi harf kombinasyonları, İngilizcenin sert “k” ve “u” sesleriyle karışınca tam bir kaos ortamı oluştu. Fransızca kökenli “chef” kelimesindeki “ch” sesinin “ş” olarak okunması, buna karşın Germen kökenli kelimelerde “ç” olarak kalması bu çok sesli tarihin bir ürünüdür. Bugün “laugh” kelimesindeki o garip “gh” sonu veya “knight” kelimesindeki sessiz harf yığını, aslında bu farklı kültürlerin dil üzerindeki egemenlik mücadelesinin birer kalıntısıdır.

MATBAANIN TEKNİK HATALARI VE DİZGİ ALIŞKANLIKLARI

Matbaanın icadı ve yazım standartlaşması, dilin görsel tarihindeki en büyük kırılma noktalarından birini teşkil eder ve bugünkü yazım krizimizin teknik sorumlusudur. William Caxton 15. yüzyıl sonlarında matbaayı İngiltere’ye getirdiğinde, henüz standart bir İngilizce imla kılavuzu bulunmadığı için, kelimelerin nasıl yazılacağı tamamen matbaa ustalarının inisiyatifine kalmıştı.

İlginç olan şudur ki, ilk matbaacıların hatırı sayılır bir kısmı Hollanda ve Almanya kökenliydi; bu ustalar İngilizce dizgi yaparken kendi dillerindeki yazım alışkanlıklarını farkında olmadan İngilizceye enjekte ettiler. Örneğin, “ghost” kelimesindeki “h” harfi, aslında İngilizcede o dönemde bulunmayan bir ekti; ancak Hollandalı dizgiciler kendi dillerindeki “gheest” kelimesine aşina oldukları için bu “h” harfini İngilizceye de yerleştirdiler.

Ayrıca, o dönemde matbaada satırları iki yana yaslamak için boşlukları ayarlamak çok zordu; bu yüzden dizgiciler satır sonuna geldiklerinde, satırı tam doldurabilmek için kelimelerin sonuna keyfi olarak “e” harfi ekler ya da harf çiftlemeleri yaparlarmış. Bu teknik zorunluluklar, zamanla yerleşik bir kuralmış gibi algılanmaya başlandı ve dilin fonetik gerçeğiyle hiçbir bağı olmayan binlerce görsel kalıntı imla sistemine dahil oldu. Matbaa, dili bir fotoğraf karesi gibi o anki karmaşasıyla dondurduğu için biz hala 15. yüzyılın dizgi alışkanlıklarını okumaya devam ediyoruz.

KAYIP SESLERİN SESSİZ HAYALETLERİ

Kayıp sesler ve yutulan harfler, İngilizcedeki sessiz harflerin aslında bir zamanlar dile hükmeden, gırtlaktan gelen ve oldukça belirgin olan canlı sesler olduğunun kanıtıdır. Eski İngilizce ve Orta İngilizce dönemlerinde, bugün “sessiz” dediğimiz “k”, “g” veya “gh” gibi harfler kelimelerin içinde bangır bangır bağırılarak okunurdu; yani bir şövalye olan “knight” kelimesi telaffuz edilirken baştaki “k” sesi ve ortadaki “gh” hırıltısı bugünkü Almancadaki “knecht” kelimesine benzer şekilde sertçe çıkarılırdı.

Zamanla insanların konuşma hızı arttıkça ve dildeki artikülasyon noktaları değiştikçe, bu zorlayıcı ses bileşimleri dilden yavaş yavaş elendi ve yerini daha yumuşak, zahmetsiz bir telaffuza bıraktı. Dilin bu “tembelleşme” süreci aslında her dilde görülür, fakat İngilizcenin talihsizliği bu seslerin dilden düşerken yazıdan silinmemiş olmasıdır; bu da karşımıza “walk” kelimesindeki o okunmayan “l” harfini ya da “knife” kelimesindeki o gizli “k” harfini çıkarır. Bu harfler aslında dilin fosil kayıtlarıdır ve bize kelimenin bin yıl önceki fiziksel varlığını hatırlatan birer antik eser niteliğindedir.

Kelime telaffuz edilirken bu sesler yutulsa da, okur bu harfleri gördüğünde kelimenin kökenine dair bir aşinalık hissetmeye devam eder, bu da İngilizceyi fonetik bir sistemden ziyade semantik bir resim diline yaklaştırır.

SÖZLÜK YAZARLARININ KEYFİ STANDARTLARI

Sözlük yazarlarının kararları ve standartlaşma, 18. yüzyılda İngilizceyi bir kural dizine oturtma çabaları başladığında Samuel Johnson gibi devasa isimlerin dile attığı bir imzadır. Johnson 1755’te ünlü sözlüğünü hazırlarken, kelimelerin yazılışı konusunda her zaman tutarlı bir bilimsel yöntem izlemek yerine, bazen kişisel tercihlerine, bazen de kelimenin kulağa ne kadar “asil” geldiğine göre kararlar verdi.

Bir kelimenin yazımını belirlerken o kelimenin halk arasındaki en yaygın halini almak yerine, o kelimenin bin yıl önceki Latince kökenini ya da matbaadaki en süslü duruşunu tercih ettiği durumlar çok fazlaydı. Bu durum, İngilizcenin bir kural kitabı yerine bir gelenekler manzumesi haline gelmesine neden oldu; çünkü sözlük yazarları dildeki düzensizlikleri temizlemek yerine, o düzensizlikleri “dilin zenginliği” olarak görüp tescillediler. Daha sonra Amerika’da Noah Webster bu karışıklığı gidermek için “color” veya “center” gibi kelimelerde bazı basitleştirmeler yapsa da, İngilizcenin ana gövdesi bu karmaşık ve çok başlı yapısını korudu.

Bugün İngilizce öğrenen birinin karşılaştığı mantıksız kuralların çoğu, aslında bu ilk sözlükçülerin “bu kelime böyle daha şık duruyor” diyerek verdikleri keyfi kararların birer sonucudur. Sonuç olarak İngilizce, bir mühendislik harikası gibi sıfırdan ve mantıkla inşa edilmiş bir yapı değil; farklı yüzyıllardan gelen eklemelerle büyümüş devasa bir tarihsel konak gibidir.

Dilin fosil kayıtları: İngilizce neden yazıldığı gibi okunmuyor?
+ -
Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.