1. Haberler
  2. Kültür Sanat
  3. Bohem hayatın asil ozanı: Charles Aznavour ve bir asırlık miras

Bohem hayatın asil ozanı: Charles Aznavour ve bir asırlık miras

Ermeni bir göçmen olarak Paris sokaklarında verdiği yaşam mücadelesini dünya starı olarak taçlandıran Charles Aznavour; Türklerle olan karmaşık ama saygılı diyaloğu, kimliğine duyduğu sarsılmaz sadakat ve 'çalışarak öleceğim' felsefesiyle modern zamanların ozanı oldu. Bir asra yaklaşan ömrün, hüzün, rekabet ve başarı dolu perde arkası.

featured
Player Alanı

22 Mayıs 1924 tarihinde Paris’te, Shahnour Vaghinag Aznavourian adıyla hayata gözlerini açan Charles Aznavour, aslında bir hayatta kalma hikayesinin başkahramanıdır. Gürcistan ve İzmir kökenli Ermeni bir ailenin çocuğu olarak, göçmenliğin getirdiği ekonomik zorluklar ve “öteki” olmanın ağırlığıyla çok erken yaşta tanıştı. Babası bir bariton, annesi ise oyuncuydu; bu sanat dolu ama mütevazı evde büyümesi, onun hayal dünyasını şekillendiren en büyük etkendi.

Ailesinin işlettiği küçük restoranlarda ve Paris’in puslu sokaklarında geçen çocukluğu, henüz 9 yaşındayken okul sıralarını terk edip tiyatro sahnelerinde figüranlık yaparak ailesine destek olmasıyla bambaşka bir yöne evrildi. Eğitimini sınıflarda değil, hayatın tam kalbinde, sahnelerin tozunda ve insanların dertlerini dinleyerek tamamlayan Aznavour, bu birikimi ileride yazacağı binlerce şarkının mayası yapacaktı.

PİAF İLE TANIŞMA VE TARZININ İNŞASI

Müziğe olan tutkusu, Pierre Roche ile kurduğu ikili sayesinde profesyonel bir kimlik kazansa da, Aznavour’un asıl parladığı an Fransız müziğinin dev ismi Edith Piaf ile yollarının kesiştiği andır. Piaf, bu ufak tefek adamdaki cevheri ilk gören kişiydi; onu yanına aldı, şoförlüğünden sekreterliğine kadar her işine dahil etti ve sonunda onu Amerika turnelerine taşıdı. Kariyerinin ilk yıllarında müzik otoriteleri tarafından “çirkin, kısa boylu ve sesi bozuk” denilerek acımasızca eleştirilen Aznavour, bu engelleri kendi lehine çevirmeyi başardı.

Sesindeki o hafif pürüzlü ve puslu tonu, bir kusurdan ziyade yaşanmışlığın en büyük kanıtı olarak dinleyiciye sundu. Şarkılarını sadece birer melodi olarak değil, üç dakikalık kısa filmler gibi kurguladı; ellerini, bakışlarını ve vücut dilini bir aktör ustalığıyla kullanarak şanson türüne yepyeni bir soluk getirdi. 1950’lerin sonuna gelindiğinde, artık o reddedilen genç adam gitmiş, yerine “Fransız Frank Sinatra”sı olarak anılan, her kelimesiyle kalpleri titreten bir dünya starı gelmişti. “La Bohème”, “She”, “Emmenez-moi” ve “Yesterday When I Was Young” gibi eserler, sadece listeleri altüst etmekle kalmadı, aynı zamanda aşkın, ayrılığın ve yaşlanmanın evrensel marşları haline geldi.

KİMLİK, SİYASET VE DARIO MORENO İLE YAŞANAN O MEŞHUR REKABET

Aznavour’un Ermeni kimliği, onun hem gururu hem de en büyük sancısıydı. 1915 olayları konusundaki kararlı ve aktivist duruşu onu her zaman siyasi bir figür haline getirse de, o hiçbir zaman kör bir nefretin esiri olmadı. Türkler hakkındaki düşünceleri, çoğu zaman yanlış anlaşılan ama aslında derin bir diyalog arayışı barındıran cinstendi; o, köklerinin bir parçası olan Anadolu kültürüne derin bir saygı besliyor, Türk ve Ermeni halklarının birbirinin kültürel mirasına ihtiyaç duyduğunu savunuyordu. Bu politik duruş ve kültürel aidiyet meselesi, zaman zaman başka bir efsane olan Dario Moreno ile karşı karşıya gelmesine de neden oldu.

Dönemin magazin ve sanat çevrelerinde “Dario Moreno ile Aznavour kavga etti” şeklinde yankılanan iddialar, aslında iki büyük ekolün çatışmasıydı. Moreno, Türkiye’ye ve Türk kimliğine olan sarsılmaz aşkıyla bilinirken, Aznavour Ermeni meselesini dünya gündemine taşıyordu. Aralarındaki bu gerginlik, bazen sahne sırası, bazen bir mikrofon tartışması bazen de politik bir fikir ayrılığı olarak yansısa da, özünde her iki sanatçı da göçmenliğin getirdiği o büyük hırsın ve başarının temsilcileriydi. Onların kavgası, aslında aynı toprağın iki farklı renginin, Paris’in gri gökyüzü altında kendilerini kanıtlama çabasıydı.

HAYAT FELSEFESİNDEN SON PERDEYE: BİR EFSANENİN VEDASI

Charles Aznavour’un hayat felsefesi, çalışmayı kutsal sayan ve “emekli olursam ölürüm” diyen bitmek bilmeyen bir azim üzerine kuruluydu. Şarkılarındaki ton, her zaman bir parça melankoli ama çokça asalet barındırırdı; o, insanın en zayıf anlarını, yoksulluğunu veya hayal kırıklıklarını anlatırken bile dinleyicisine bir onur duygusu aşılardı. 1200’den fazla şarkıya, onlarca filme ve sayısız ödüle imza atan bu koca çınar, 1 Ekim 2018 tarihinde Fransa’nın güneyindeki Mouriès’te, 94 yaşında sessizce hayata veda etti. Ölümü, sadece bir şarkıcının gidişi değil, bir devrin kapanışıydı. Paris’te, Napolyon’un mezarının da bulunduğu Les Invalides’de düzenlenen devlet töreniyle uğurlanırken, tabutunun üzerine hem Fransa’nın hem de Ermenistan’ın renkleri örtüldü.

Aznavour, son nefesine kadar sahnede kalma sözünü tutmuş, arkasında sadece notalar değil, sınırları aşan devasa bir kültürel miras bırakmıştı. O, küçük bir bedene sığdırılan devasa bir sesin, doğru dürüst eğitim almamış bir göçmen çocuğunun azmiyle dünyayı nasıl değiştirebileceğinin en somut örneği olarak tarihe geçti.

Bohem hayatın asil ozanı: Charles Aznavour ve bir asırlık miras
Yorum Yap