Kamuoyunda “Cübbeli Ahmet Hoca” olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’nün Şanlıurfa’daki tarihi keşiflerle ilgili yaptığı son açıklamalar, bilim, tarih ve arkeoloji çevrelerinde büyük şaşkınlık yarattı. Bursa’daki bir cami sohbeti sırasında Göbeklitepe’nin yaşını ve önemini hedef alan Ünlü, arkeologların ve bilim insanlarının tarihlendirme yöntemlerini tamamen hiçe saydı.
Konuşmasında, “Milleti de inandırıyorlar. Şanlıurfa’da bulmuşlar bilmem ne tepesi. Tamam çok güzel, çok eski. ‘Kaç sene sence’, ‘Bence 100 bin’… ‘Sence’, atış serbest… ‘200 bin’… ‘Sence’, ‘1 milyon sene’ ya. Çüş… 1 milyon sene değil, 100 bin sene değil, 10 bin sene evvel Urfa da yoktu Harran da yoktu. Adem aleyhisselam yoktu. Adem aleyhisselam yokken Urfa’da kim ev yaptı ya?” ifadelerini kullandı.
Ancak küresel bilim dünyası ve Türkiye’nin yetiştirdiği kıymetli arkeologlar, Cübbeli Ahmet’in iddia ettiğinin aksine tahminlerle veya afaki yorumlarla değil; laboratuvar ortamında kanıtlanmış, uluslararası hakemli dergilerde yayımlanmış somut verilerle konuşuyor. İşte insanlık tarihinin sıfır noktası kabul edilen Göbeklitepe’nin, Bereketli Hilal coğrafyasının ve Şanlıurfa’nın gerçek, bilimsel ve detaylı hikayesi.

TARİHİN SIFIR NOKTASI: GÖBEKLİTEPE NEDİR VE DÜNYA İÇİN NE ANLAMA GELİR?
Şanlıurfa kent merkezinin yaklaşık 18 kilometre kuzeydoğusunda, Örencik köyü yakınlarında yer alan Göbeklitepe, insanlık tarihinin bilinen en eski anıtsal megalitik yapılar topluluğudur. 1963 yılında İstanbul ve Chicago üniversitelerinin ortak yüzey araştırmasında fark edilen ancak asıl önemi 1995 yılında Alman arkeolog Prof. Dr. Klaus Schmidt başkanlığında başlayan kazılarla anlaşılan bu alan, insanlık tarihine dair tüm yerleşik teorileri kökten sarsmıştır.
Alanda yapılan kazılarda, çapları 30 metreyi bulan dairesel yapılar ve bu yapıların merkezinde karşılıklı duran, ağırlıkları 20 tonu, boyları ise 6 metreyi aşan devasa “T” biçimli dikilitaşlar açığa çıkarılmıştır. Bu dikilitaşlar sıradan birer kaya parçası değildir; üzerlerinde aslan, yılan, tilki, yaban domuzu, turna ve akbaba gibi vahşi hayvan figürleri, yüksek bir estetik anlayışla kabartma ve oyma teknikleri kullanılarak işlenmiştir.
Göbeklitepe, insanın sadece hayatta kalma mücadelesi veren ilkel bir canlı olmadığını, on iki bin yıl önce bile çok karmaşık bir sembolik dünyaya, mitolojiye ve sanatsal üsluba sahip olduğunu tüm dünyaya kanıtlamıştır.

“ATIŞ SERBEST” DEĞİL LABORATUVAR GERÇEĞİ: GÖBEKLİTEPE’NİN YAŞI NASIL BULUNDU?
Bilim dünyası bir arkeolojik sit alanının yaşını belirlerken hislerle, tahminlerle ya da “atış serbest” mantığıyla hareket etmez. Göbeklitepe’nin günümüzden 12 bin yıl öncesine, yani Milattan Önce 10.000 – 9.600 civarına tarihlendirilmesi, modern pozitif bilimlerin en güvenilir yöntemleriyle tescillenmiştir. Bu tarihlendirme sürecinde iki temel bilimsel metot esas alınmıştır.
İlk ve en önemli yöntem Radyokarbon (Karbon-14) tarihlendirme tekniğidir. Canlı organizmalar yaşarken bünyelerine karbon izotopları alırlar ve öldüklerinde bu karbonlar düzenli bir hızla bozunmaya başlar. Göbeklitepe’deki duvarların harçlarında yer alan organik kalıntılar, duvar diplerinde bulunan hayvan kemikleri ve o dönem yakılan ateşlerden kalan kömürleşmiş bitki parçaları dünyanın en saygın laboratuvarlarına gönderilmiştir. Yapılan hassas fiziksel ve kimyasal analizler, bu organik maddelerin tamamının 12.000 yıl öncesine ait olduğunu net bir şekilde ortaya koymuştur.
İkinci yöntem ise katman bilimi anlamına gelen stratigrafidir. Arkeologlar toprağı kazarken adeta bir kitabın sayfalarını çevirir gibi zaman katmanlarında geriye giderler. Göbeklitepe, üst üste yığılmış ve birbirini takip eden kronolojik katmanlardan oluşur. En önemlisi de bu yapılar, M.Ö. 8200 civarında, henüz bilinmeyen bir nedenle o dönemin insanları tarafından tonlarca toprak ve çakıl taşınarak bilinçli bir şekilde tamamen gömülmüş ve mühürlenmiştir. Bu durum, yapıların üst katmanlardan gelebilecek daha yeni dönem malzemeleriyle karışmasını engellemiş ve on iki bin yıllık orijinalliğini laboratuvar saflığında günümüze taşımıştır.

NEOLİTİK DEVRİM VE İNSANLIK TARİHİNİN EZBER BOZAN KRONOLOJİSİ
Göbeklitepe’nin keşfinden önce dünya genelindeki kabul görmüş genel tarih tezi şu şekildeydi: İnsanoğlu önce tarımı keşfetti, ardından yerleşik hayata geçerek köyler kurdu, nüfus arttıkça iş bölümü doğdu ve en nihayetinde organize inançlar ile büyük tapınaklar inşa edildi. Yani yerleşik hayatın ve mimarinin öncülü tarım olarak kabul ediliyordu.
Ancak Göbeklitepe bu kronolojik sıralamayı tamamen tersyüz etti. Kazılarda elde edilen yüz binlerce hayvan kemiği parçası, bu alanı inşa eden ve burada toplanan insanların henüz evcilleştirilmiş hayvanlara sahip olmadığını, buğday veya arpa tarımı yapmadığını gösterdi. Burayı inşa edenler tamamen avcı-toplayıcı topluluklardı.
Bu durum, insanları bir araya getiren, onları organize olmaya ve devasa anıtsal yapılar inşa etmek için uzun süreler aynı bölgede kalmaya zorlayan şeyin tarım değil; ortak inançlar, kutsal ritüeller ve büyük tapınma arzusu olduğunu ortaya koydu. Kısacası, sanılanın aksine “şehir dini değil, din şehri doğurmuştu.”

BEREKETLİ HİLAL’IN KALBİ: ŞANLIURFA’NIN KADİM VE GERÇEK COĞRAFYA TARİHİ
Cübbeli Ahmet’in “10 bin sene evvel Urfa da yoktu Harran da yoktu” şeklindeki iddiası, tarihi sadece siyasi sınırlardan ve modern şehir isimlerinden ibaret sanan köklü bir coğrafi yanılgıya dayanmaktadır. Şanlıurfa ve içinde barındırdığı Harran Ovası, dünya arkeoloji ve coğrafya literatüründe “Bereketli Hilal” (Fertile Crescent) olarak adlandırılan bölgenin tam merkezinde yer alır.
Son buzul çağının (Würm Buzul Çağı) M.Ö. 10.000 civarında sona ermesiyle birlikte yeryüzünde iklim yumuşamış ve Fırat ile Dicle nehirleri arasındaki bu havza, bitki ve hayvan çeşitliliği açısından dünyanın en zengin alanı haline gelmiştir. Yabani buğdayın, arpanın, mercimeğin anavatanı ve koyun, keçi, sığır gibi hayvanların ilk evcilleştirildiği yer tam olarak bu topraklardır.
Bölgede yürütülen “Taş Tepeler” projesi kapsamında bugün sadece Göbeklitepe değil; Karahantepe, Sayburç, Sefertepe, Harbetsuvan ve Çakmaktepe gibi aynı döneme ait, birbirini tamamlayan onlarca çağdaş yerleşim yeri bulunmuştur. Dolayısıyla 12 bin yıl önce orada idari bir belediye ya da modern bir şehir ismi yoktu ancak insanlık medeniyetinin dünyadaki en yoğun, en hareketli ve en organize nüfusu tam olarak o topraklarda yaşıyordu.

ON İKİ BİN YIL ÖNCEKİ MÜHENDİSLİK, LOJİSTİK VE SANATSAL DEHA
Göbeklitepe’yi inşa eden avcı-toplayıcı insanların küçümsenmesi, o dönemin teknik kapasitesinin anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır. Bronz, demir veya herhangi bir metal aletin, tekerleğin ve yük hayvanlarının henüz icat edilmediği bir çağda, ağırlığı 20 tonu bulan tek parça kireç taşı bloklar, çakmak taşından (çert) yapılan ilkel el aletleriyle ana kayadan oyulmuştur.
Bu devasa taşlar, tamamen insan gücüne dayalı lojistik organizasyonlarla kilometrelerce taşınarak tepenin zirvesine dikilmiştir. Bu süreç; yüzlerce insanın aynı amaç uğruna tek bir liderlik veya organizasyon altında bir araya gelmesini, mühendislik planlamasını, işçilerin beslenmesini sağlayacak bir lojistik ağı ve mimari bir projeyi zorunlu kılar. Üstelik taşların üzerindeki yüksek kabartma hayvan figürleri, üç boyutlu insan heykelleri (örneğin dünyanın bilinen en eski gerçek boyutlu heykeli olan Urfa Adamı) o dönem insanının olağanüstü bir estetik derinliğe ve el becerisine sahip olduğunu gösterir. Ortada küçümsenecek bir ilkel yaşam değil, hayranlık uyandırıcı bir deha vardır.
Cübbeli Ahmet’in popüler retorikleri ile modern bilimsel metodoloji karşılaştırıldığında, yapılan açıklamaların neden rasyonel bir değer taşımamadığı daha net anlaşılmaktadır. Ünlü’nün en temel yanılgısı, arkeolojik tarihlendirmelerin kişilerin inisiyatifine veya keyfi yorumlarına bağlı olduğunu sanmasıdır; oysa bu ölçümler evrensel pozitif bilimlerin ortak çalışmasıyla yürütülür ve hata payları yok denecek kadar azdır.
Bir diğer büyük hata ise mekanları sadece modern isimleriyle değerlendirip geçmişi yok sayan tarihsel anakronizmdir. On iki bin yıl önce bugünkü anlamda idari sınırları olan bir Şanlıurfa şehri mevcut değildi ancak o coğrafyada tüm insanlığın ortak ataları olan Neolitik dönem insanları yaşıyor, üretiyor ve kalıcı anıtlar bırakıyordu.
Modern bilim; fiziki kanıtlar, laboratuvar analizleri ve somut bulgular üzerinden ilerlemektedir. İsimlerin zamanla değişmesi veya yazılı tarihin 5 bin yıl önce başlaması, yazının icadından önceki dönemlerde yaşamış insan topluluklarının bıraktığı somut eserleri ve mimari yapıları ortadan kaldırmamaktadır. Göbeklitepe, uluslararası bilim camiası tarafından onaylanmış testleri ve tescillenmiş tarihiyle, insanlık mirasının ve Anadolu arkeolojisinin en somut gerçeklerinden biri olarak varlığını sürdürmektedir.


