Sinema sanatı, doğduğu günden bu yana izleyicinin sadece gözlerine ve kulaklarına değil, aynı zamanda iştahına da hitap etmeyi bir görev bilmiştir. Bir filmde masaya konan tabak veya bir bardağa doldurulan içecek, asla tesadüfi bir dekor öğesi değildir; aksine o, senaryonun sessiz bir oyuncusu, karakterin ruh halinin bir yansıması veya hikâyenin geçtiği dönemin sosyokültürel kodlarını taşıyan bir elçidir.
Yönetmenler, izleyicide gerçeklik algısı yaratmak ya da belirli bir duyguyu tetiklemek için gastronominin evrensel dilini kullanırlar. Bazen bir kadeh içkinin tutuluş biçimi karakterin özgüvenini fısıldar, bazen de dumanı tüten bir makarna tabağı izleyiciyi o anın samimiyetine ikna eder. Sinema ve mutfak arasındaki bu simbiyotik ilişki, izleyicinin zihninde tat alma duyusunu harekete geçirerek hikâyeyi sadece izlenen değil, adeta “hissedilen” bir deneyime dönüştürür.
Reklam Hileleri ve Bilinçaltı Oyunları
Sinema dünyasında yiyeceklerin her zaman göründüğü kadar masum veya taze olmadığını bilmek şaşırtıcı olabilir. Onlarca saat süren set ışıkları altında gerçek yemeklerin formunu kaybetmesi, “yemek stilistliği” adı verilen ve aslında tamamen kimyasal illüzyonlara dayanan bir sektörü doğurmuştur. Örneğin, bir dondurma reklamında dondurma yerine renklendirilmiş patates püresi kullanılır çünkü gerçek dondurma saniyeler içinde erir; ya da mısır gevreklerinin tabağın dibine çökmemesi ve ekranda daha canlı durması için süt yerine beyaz tutkal tercih edilir.
Tavukların üzerindeki o altın sarısı, nar gibi kızarmış görüntü genellikle ayakkabı boyası veya motor yağıyla elde edilirken, tabağın arkasından süzülen o iştah açıcı dumanlar aslında ıslatılmış pamukların mikrodalgada ısıtılmasıyla veya gizli duman makineleriyle yaratılır. Ancak işin daha ilginç boyutu, sinemanın ilk yıllarından itibaren tartışılan “subliminal” (bilinçaltı) etkilerdir. Bazı filmlerin arasına 24 karede sadece bir saniye (2-3 salise gibi çok kısa süreler) boyunca yerleştirilen patlamış mısır veya soğuk meşrubat görselleri, izleyicinin farkında olmadan susamasına veya acıkmasına neden olan eski bir pazarlama taktiği olarak sinema tarihine geçmiştir. Bugün bu yöntemler yasaklanmış olsa da, modern ürün yerleştirmelerle hala izleyicinin damak zevki üzerinden tüketim alışkanlıkları şekillendirilmeye devam etmektedir. Yiyecek ve içecekler, beyaz perdede sık sık karşımıza çıkan enstrümanlardır. Sahneleri ile seyircinin aklına kazınan bazı yiyecek ve içecekleri aşağıda listeledik.
Elmalı Strudel (Inglourious Basterds)
Avusturya ve Alman mutfağının incisi olan Strudel, kağıt inceliğinde açılmış yufkanın içinde tarçınlı elma, kuş üzümü ve cevizin fırınlanmasıyla yapılır. Ancak bu tatlının kilit noktası, üzerine eklenen yoğun kıvamlı taze kremadır.
Quentin Tarantino, bu sahnede yemeği bir işkence aleti olarak kullanır. Albay Hans Landa, Shosanna’ya Strudel ısmarlarken kremayı beklemesini emreder. Landa’nın tatlıyı büyük, kaba ve iştahlı lokmalarla yemesi, onun gücünü ve Shosanna’nın hayatı üzerindeki mutlak kontrolünü simgeler. Tatlı, o an dünyanın en tehlikeli ve boğucu yiyeceğine dönüşür.
Clemenza’nın Köfteli Makarnası (The Godfather)
Sarımsakların yağda hafifçe yakılması, şekerle asidi dengelenmiş domates salçası, içine atılan İtalyan sosisleri ve köftelerle zenginleşen ağır bir “comfort food” örneğidir.
Clemenza’nın o kaotik suç dünyasının içinde genç Michael Corleone’ye yemek yapmayı öğretmesi, İtalyan kültüründe ailenin ve geleneğin her şeyden önce geldiğini vurgular. “Silahı bırak, cannoli’yi al” repliğiyle birleşen bu sahne, şiddet ve şefkatin aynı mutfakta nasıl barınabildiğini gösterir.
Ratatouille
Normalde bir sebze türlüsü olan Ratatouille, şef Thomas Keller’ın film için tasarladığı “Confit Byaldi” versiyonuyla; kabak, patlıcan ve biberin milimetrik dizilimiyle bir sanat eserine dönüşmüştür.
Sert eleştirmen Anton Ego’nun o yemeği tattığı an kaşığının yere düşmesi ve bir saniyede çocukluğuna dönmesi, gastronominin “zaman makinesi” özelliğini vurgular. Bir yemek, tüm teknikleri aşarak doğrudan kalbe dokunabiliyorsa gerçek bir başarıdır.
Votka Martini (James Bond)
Sert votkanın buz gibi bir bardakta, az miktarda vermut ve limon kabuğu eşliğinde sunulmasıdır.
Bond’un “Çalkalanmış, karıştırılmamış” tercihi aslında bir kimya meselesidir. Çalkalamak, içkiyi daha hızlı soğutur ve içine daha fazla hava katarak tadı keskinleştirir. Bu titiz tercih, Bond’un sıradan bir ajan değil, her konuda (mutfakta bile) kendi kuralları olan sofistike bir adam olduğunu tesciller.
Old Fashioned (Mad Men)
Küp şeker, bitter esansı ve viskinin mükemmel dengesi. Bir portakal kabuğunun esansıyla mühürlenir.
Don Draper için bu içki, 1960’ların sert iş dünyasında bir sığınaktır. Draper’ın barın arkasına geçip kendi içkisini hazırladığı sahneler, onun kontrol tutkusunu ve o dönemin maskülen yalnızlığını en iyi anlatan anlardır.
Big Kahuna Burger (Pulp Fiction)
Bol peynirli, karamelize edilmiş ve sulu bir Amerikan burgeri.
Jules Winnfield’ın (Samuel L. Jackson) kurbandan burgerini alıp büyük bir ısırık alması, o anki gerilimi zirveye çıkarır. “Bu gerçekten lezzetli bir burger” demesi, şiddetin hemen öncesindeki o absürt ve tekinsiz sessizliği unutulmaz kılar.
Mac and Cheese (Once Upon a Time in Hollywood)
Kutudan çıkan hazır, yapay peynir soslu, ekonomik bir bekar yemeği.
Brad Pitt’in canlandırdığı Cliff Booth karakterinin karavanında, köpeğine yemek verirken kendisi için de bu makarnayı hazırlaması; onun dışarıdaki havalı duruşunun aksine iç dünyasındaki sade, yalnız ve gösterişsiz hayatını simgeler.
Egg in the Basket (V for Vendetta)
Ortası oyulmuş ekmek diliminin tavada tereyağıyla kızartılıp içine yumurta kırılarak pişirilmesidir.
Maskeli bir devrimcinin mutfağa girip bu ince düşünülmüş kahvaltıyı hazırlaması, V karakterinin sadece yıkım değil, aynı zamanda bir medeniyet ve nezaket temsilcisi olduğunu da kanıtlar.
Kuzu Kavurma (Bir Zamanlar Anadolu’da)
Yerel usullerle, kendi yağında ve suyunda uzun süre pişmiş, Anadolu’nun bozkır kokusunu taşıyan kuzu eti.
Nuri Bilge Ceylan, bu sahnede yemeği bir “gerçeklik testi” olarak kullanır. Bir cinayeti aydınlatmaya çalışan memurlar ve doktorun, muhtarın sofrasında iştahla kavurma yemesi; yaşamın, ölümün soğukluğuna rağmen tüm ilkel iştahıyla devam ettiğini en çıplak haliyle gösterir. Kaşık seslerinin duyulduğu o uzun sahne, Türk sinemasının en güçlü atmosferlerinden biridir.


