DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin TBMM grup toplantısında gündeme dair açıklamalarda bulundu.
Bakırhan’ın açıklamalarından satırbaşları şu şekilde:
“İran’a saldırının 11. günündeyiz. Ortadoğu’nun semaları füze, savaş uçağı ve dronlarla kaplı. Ortalık toz duman. Bu toz duman içinde iki şeyi görüyoruz. Birincisi; dünyanın neresinde olursa olsun bir rejimi güçlü yapan şey ne füzeler ne de savaş uçaklarıdır. Bir devleti güçlü yapan, aslında halkından aldığı rızadır. Halk devlete, rejime, iktidara ne kadar rıza gösterirse, arkasında ne kadar durursa, bir ülkenin o kadar gücü vardır.
İran’da rejim bir türlü bu gerçeği anlamadı. Halktan, halklardan ve inançlardan rıza almak yerine varlığını topa tüfeğe yatırdı. Kadınların her türlü özgürlüğünü yasakladı. Ekonomiyi yönetemedi. Kimliklere özgürlük tanımadı. Her gün onlarca Kürdü ve muhalifi idam etti. İran halkıyla ilişkisinde zulüm ekti, şimdi öfke biçiyor.
“SAVAŞ BÜYÜDÜKÇE SINIRLAR DEĞİL, ACILAR GENİŞLİYOR”
İkinci gerçek ise şudur: Dış müdahalelerle bir ülkede rejimi değiştirmek, o ülkeye demokrasi ve mutluluk getirmez. Bu savaştan çıkarabileceğimiz en önemli iki başlık budur.
Bir ülkeye demokrasi ve refah gelmesinin yolu, halkın öz mücadelesinden geçer. Savaş büyüdükçe sınırlar değil, acılar genişliyor; küresel ve bölgesel güçler tepişirken halklar eziliyor. Dış müdahaleler son bulmalı, inkârcı rejimler de değişmeli. Sadece dış müdahalelere karşı değiliz; bu inkârcı rejimin değişmesinden de yanayız.
İşte sizlerin huzurunda meseleye nasıl yaklaştığımızı bir kez daha çok açık biçimde ortaya koyduk. Ama Kürtlerin, Kürt örgütlerinin ve partimizin bu yaklaşımı bilinmesine rağmen, ısrarla Kürtlere akıl vermeye çalışanlar var. Çünkü Kürtleri söz kurabilen, siyaset yapabilen, strateji geliştirebilen ve en önemlisi de kendi geleceği hakkında karar verebilen bir halk olarak görmüyorlar.
“VİLEDALI ANALİSTLER BİR ANDA EKRANA ÇIKIYOR”
Bakın, dünyanın neresinde bir mermi patlasa gözü Kürtleri arayan viledalı analistler bir anda ekrana çıkıyor. Bir anda, andıç gibi açıklamalar yapıyorlar. Bu vurguyu özellikle yapıyorum: Kendini Kürtlerin hamisi sanan siyasetçiler, Kürtlere akıl vermeyi meslek edinmiş o viledalı analistler artık şu tür cümleleri kurmaktan vazgeçsin: “Kürtler artık dış güçlerin kendilerine bir faydası olmadığını anlamalı… Kürtler kart olarak kullanılmaya izin vermemeli…
Bu boş hamaset ile gerçeği perdelemeyi bırakın, Kürtlere akıl vermekten vazgeçin. Ne desek sözlerimizi başka bir yana çekmeye çalışan, had bildiren bir kesim var.
Bu bir avuç insanı bir yere bırakalım. Yaygara koparanların gürültüsüne bakmayın. Bugün, görülmek istenmeyen, çarpıtılan, üstü örtülen bir hakikati burada konuşacağız. Sorular soracağız, yanıtlarını birlikte arayacağız.
“DÜNYA NEDEN SÜREKLİ KÜRTLERİ KONUŞUYOR?”
Son bir haftadır tüm dünya Kürtleri konuşuyor, odak İran. Bir ay önce de dünya Kürtleri konuşuyordu, odak Suriye’ydi. Dünya neden sürekli Kürtleri konuşuyor? Bölge devletleri buna ciddi bir cevap aramalı. Biraz düşünmeli, biraz tefekkür etmeli. Bölgede her altüst oluşta gözler sürekli bir halkta ise ortada bir sorun yok mu? Kürtlerin bu kadar gündem olmasının, dünyanın her köşesinde konuşulmasının sebebi nedir?
Şapkanızı önünüze koyun. Eğer Kürtler yaşadıkları ülkelerde eşit ve özgür yurttaşlar değilse, kimliksiz, baskı ve zulüm altında yaşıyorsa elbette Kürtler konuşulacak. İran’da neyi konuşacağız? Tabii ki kimliksiz Kürtleri konuşacağız.
İşin en acıklı yanı şu: Kürtleri kullanılmakla itham edenler, yüzyıldır inkâr ve asimilasyon politikalarıyla Kürtleri görmezden geldiler. Kürtler bugün konuşuluyorsa bunun sorumlusu Sykes-Picot Anlaşması ve bölge devletleridir.
Sayın Mesut Barzani ve Neçirvan Barzani, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin hiçbir komşuya tehdit oluşturmadığını açıkça söyledi. Sayın Bafil Talabani ise şu tarihi uyarıyı yaptı: “Kürtlerin bu savaşta mızrak ucu olarak kullanılması büyük bir hata olur. Kürdistan bir savaş alanı değil, köprü olmalıdır.
Biz de ilk günden itibaren ne dış müdahalelerden ne de baskıcı, halkları yok sayan ve çürümüş rejimden yana olmadığımızı; direnen halklardan yana olduğumuzu söyledik. Kürtlerin ve liderlerinin mesajı net ve onurludur: Kürtleri tehdit olarak görmeyin. Kürtleri, bölgesel barışa katkı sunacak bir halk olarak tanıyın ve kabul edin.
“BU SALDIRILARI KINIYORUZ, KABUL ETMİYORUZ”
“Kürt gruplarını takip ediyoruz” diyenleri, önce Kürt liderlerinin bu onurlu yaklaşımlarını takip etmeye davet ediyorum. Şunu net söylüyorum: Ne İran’ın, ne İsrail’in, ne de Amerika’nın Federe Kürdistan topraklarını ve İran’daki Kürt kentlerini kendi savaş sahasına çevirmeye hakkı vardır.
Günlerdir İran rejimi tarafından Federe Kürdistan Bölgesi’ne dönük saldırılar var ve can kayıpları yaşanıyor. Bu saldırıları kınıyoruz, kabul etmiyoruz. İran, Kürtleri ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni tehdit etmeyi bırakmalı. Tehdit etmeden önce, idam sehpalarında katlettikleri binlerce insanın hesabını vermeli, Kürtlerin haklarını tanımalıdır.
Suriye, İran ve Irak’ın hikâyesi hepimize çok şey söylüyor. Barışı, hakkı ve hukuku reddeden her ülke, eninde sonunda savaşın girdabına çekilir. Ülkemizi yaklaşan bu fırtınadan korumak istiyoruz; çünkü bu ülke hepimizin.
Kürt meselesi yeniden bölgesel savaşın gerekçesine dönüşmemelidir. İran’daki savaş, Türkiye’de güvenlik refleksini büyütmeyi değil, tam tersine çözümü hızlandırmalı ve büyütmelidir. Türkiye’de yürüyen barış sürecinin kıymetini herkes bilmeli. Dört bir yanımız ateş çemberi.
Bu ateş her geçen gün sınırlarımıza daha çok yaklaşıyor. Bir yılı aşkındır uyarılarımızı yapıyoruz: Aman gecikmeyelim, elimizi çabuk tutalım. Bir kasırga almış başını, tüm bölgeyi kasıp kavuruyor.
Bugün adeta sırat köprüsündeyiz. Bu tarihi kavşağı ve tarihi fırsatı oyalayarak, erteleyerek heba etme lüksümüz yok. Şimdiye kadar çok zaman kaybedildi ama dünya dengelerinin altüst olduğu bu dönemde artık kaybedecek zamanımız kalmadı. Türkiye, bölgesel türbülansa karşı stratejik bir istikrar merkezi olabilir.
“İKTİDAR HÂLÂ KÜÇÜK HESAPLARIN PEŞİNDE”
Tehlike büyük ama iktidar hâlâ küçük hesapların peşinde. Dünya neyi konuşuyor; onlar kayyımların süresini uzatma peşinde. Oysa bu zor zamanların güvencesi hukuktur.
Mardin Büyükşehir Belediyemize atanan kayyımın süresi iki ay daha uzatıldı. “Ahmetler göreve” sözü öylesine söylenmiş bir söz müdür? Yine ne Ahmetler ne Devrimler görevine iade edildi. Kayyım süresi hangi akılla, hangi hukukla uzatıldı? Artık buna son verin. Kayyımları çekin, seçilmişler görevinin başına dönsün.
İkincisi, birkaç gün önce Danıştay’ın Barış Akademisyenleri kararı. Danıştay, “Barış için imza atanlar suçlu” demeye devam ediyor. Biz de diyoruz ki sizin bu yanlışta ısrarınız asıl suçtur. Danıştay’ın, AYM’nin ihlal kararlarını fiilen yok sayan ve Barış Akademisyenleri’ni yeniden hedef hâline getiren bu kararını kınıyoruz.
Barış talebi suç değildir. Önümüzdeki günlerde hazırlanacak tüm yasal düzenlemeler, Barış Akademisyenleri’nin uğradığı hukuksuzluğu gidermeyi de açıkça kapsamalıdır. Bu da sizin için bir fırsattır.
Bir gazeteci geçtiğimiz günlerde Adalet Bakanı’na AİHM kararlarını soruyor; “Takdir yüce Meclis’in” diyor. Takdirlik bir durum yok Sayın Bakan. Görev sizindir. AİHM’in aldığı kararlar var. Meclis’i bekleyecek bir şey yok. Uygulayın.”


