Türkiye’nin ilk eşcinsel seri katili: Çumra Canavarı dosyası

page

1960’lı yılların başında Konya’nın sakin bir tarım ilçesi olan Çumra, Türkiye’nin en sarsıcı kriminal vakalarından birine ev sahipliği yaptı. Kamuoyunda “Çumra Canavarı” olarak bilinen Abdullah Aksoy, sıradan bir mahalle sakini görüntüsünün ardında, sistematik ve soğukkanlı bir cinayet sarmalı gizliyordu. Bu vaka, yalnızca bir cinayet serisi değil, aynı zamanda kurban profili ve failin motivasyonu açısından Türk suç tarihinde “ilk eşcinsel seri katil” tipolojisinin profesyonelce analiz edildiği ilk dosyalardan biri olma özelliğini taşır.

Aksoy, kurbanlarını belirli bir plan dahilinde seçiyor, onları sosyal çevresinden soyutlayarak kendi güvenli alanına çekiyor ve burada canice hislerle hayatlarına son veriyordu. İki kez evlenip boşanmış, hiç çocuğu olmayan bu yalnız adamın babası tarafından evlatlıktan reddedilmiş olması, cinayetler açığa çıkana kadar sadece basit bir aile kavgası sanılmıştı ancak bu reddedişin ardındaki sapkın gerçekler olay patlak verince tüm çıplaklığıyla anlaşıldı. Olayın yarattığı infial, sadece yerel halkı değil, baraj inşaatı nedeniyle bölgede bulunan yabancı heyetleri ve devletin en üst kademelerini de alarma geçirmişti. Sessizce ortadan kaybolan insanların yarattığı bu gizemli atmosfer, Aksoy’un evinin kapıları aralanana kadar ilçede tarif edilemez bir korku imparatorluğu kurmuştu.

COĞRAFİ VE SOSYOLOJİK MEKAN: NEDEN ÇUMRA?

Cinayetlerin merkezi olan Çumra, o yıllarda sadece tarımla uğraşan bir kasaba değil, aynı zamanda Apa Barajı inşaatı nedeniyle hareketli bir şantiye alanıydı. Abdullah Aksoy’un kerpiç evi, dışarıdan bakıldığında bölgenin tipik mimarisine uygun, mütevazı bir yapıydı ancak bu ev, kurbanların son durağı olan bir mezarlığa dönüşmüştü. İlginç olan, Aksoy’un çevresinde namaz vakitlerini asla kaçırmayan, dindar ve muhafazakar bir şahsiyet olarak tanınmasıydı; bu dindarlık maskesi, onun gizli dünyasını örtbas eden en güçlü kalkandı ve halk onun her halini huşu içinde bir ibadete yoruyordu.

Ayrıca sara hastası olduğu için sık sık bayılma nöbetleri geçirmesi, çevresindeki tuhaf hallerinin ve sosyal uyumsuzluklarının “hastalık” denilerek normalleştirilmesine yol açmış, kimse bu adamın başka bir vakitte bir insanın canını alacak fiziksel güce sahip olabileceğini hayal dahi edememişti. Mekan, hem failin saklanması hem de kurbanlarını seçmesi için ona lojistik bir avantaj sağlamış, kerpiç duvarlar arkasında işlenen vahşetin sesinin dışarı çıkmasını yıllarca engellemişti.

Bu sosyolojik perdeleme sayesinde Aksoy, toplumsal otokontrolü kendi lehine manipüle ederek yıllarca kimsenin radarına girmeden yaşamını sürdürmeyi başarmıştı.

CİNAYETLERİN ANATOMİSİ: KARANLIK METOTLAR

Abdullah Aksoy, kurbanlarını genellikle duygusal bir yakınlık kurma vaadiyle veya işbirliği bahanesiyle evine davet ediyordu. Cinayet işleme biçimi incelendiğinde, kurbanlarını savunmasız yakaladığı, genellikle boğma veya kesici aletler kullanarak ani ve sert müdahalelerde bulunduğu görülmektedir. Aksoy’un asıl korkunç yönü, cinayet sonrasında sergilediği soğukkanlılıktı; cesetleri evinin tabanına, bahçesine veya müştemilatına gömerek üzerine beton döküyor ya da toprakla kamufle ediyordu.

İlginç bir ritüel olarak, Cuma günleri asla pazarda çalışmayı kabul etmez, bunun yerine pazarda dolanarak özellikle kendisinden yaşça büyük ve yabancı olan insanlarla derin sohbetlere dalardı. Bu sohbetler aslında birer kurban avıydı; yaşlı ve yabancı adamları bir şekilde kandırıp evine yönlendiriyordu ve bu metotlarındaki süreklilik, onun sadece tesadüfi bir katil değil, organize bir seri katil olduğunun en somut deliliydi.

Cesetleri evinin içine gömme stratejisi, cesetlerin dışarı çıkarılması riskini ortadan kaldırırken, aynı zamanda failin kurbanlarıyla olan hastalıklı bağını fiziksel olarak koparmamasını sağlıyor ve her bir kurbanı kendi özel mülkiyetinin bir parçası haline getiriyordu.

URBAN PROFİLİ: HEDEF KİMLERDİ?

Aksoy’un kurban listesi, Türkiye’nin o dönemki sosyal mozaiğini yansıtan oldukça geniş bir yelpazeye yayılmıştı. Kurbanlar arasında Çumra’da görev yapan Alman teknisyenler, baraj inşaatında çalışan mevsimlik işçiler ve çevre bölgelerden gelen yaşlı erkekler bulunuyordu. Aksoy, kurbanlarını seçerken onların yalnızlığını, bölgedeki yabancılıklarını veya ekonomik ihtiyaçlarını birer zayıflık olarak kullanıyordu.

Özellikle Cuma pazarlarında kurduğu temaslar sonucunda edindiği “arkadaşlar”, onun hedef listesinin ana gövdesini oluşturuyordu; babası tarafından evlatlıktan reddedilme nedeni olan bastırılmış kimliği ve öfkesi, kurbanlarını seçerken kendisinden yaşça büyük erkeklere yönelmesine neden olmuş olabilir. Kurbanlar arasındaki ortak nokta, Aksoy ile bir şekilde güvene dayalı bir temas kurmuş olmalarıydı; bu da katilin manipülasyon yeteneğinin ne kadar yüksek olduğunu kanıtlıyordu.

Her bir kayıp ilanı, Çumra sokaklarında yeni bir fısıltıya neden olsa da, kimse dindar ve sara hastalığıyla boğuşan bu adamın tek tek insanları yok ettiğini tahmin edememişti. Kurbanların çeşitliliği, Aksoy’un avlanma sahasının sınır tanımadığını ve kurbanlarını tamamen kendi içsel dürtüleri ve avlanma içgüdüleri doğrultusunda seçtiğini göstermekteydi.

ÇÖKÜŞ VE YAKALANIŞ: KOMİSER İBRAHİM’İN SEZGİSİ

Seri katillerin en büyük zaafı olan “izlenme” ve “iz bırakma” korkusu, Abdullah Aksoy’un da sonunu getiren ana etken oldu. Çumra’da görevli Komiser İbrahim, bu kadar küçük bir bölgede özellikle yaşlı erkeklerin ve yabancıların ardı ardına kaybolmasını çok tuhaf bulmuş ve durumu kişisel bir takibe dönüştürmüştü.

Günlerce kahvehanelerde vakit geçirip halkı dinleyen ve fısıltıları takip eden Komiser İbrahim, bir gün kahvede Abdullah ile karşılaştığında, adamın kendisini sürekli ve huzursuzca izlediğini fark etti. Bu keskin polis içgüdüsü, Aksoy’un karakola götürülerek sorgulanmasına zemin hazırladı; ilk incelemelerde Abdullah’ın bölgedeki 7 kayıp şahısla doğrudan bağlantılı olduğu düşünülüyordu. Aksoy’un aynı sene içinde iki kez ev değiştirdiğinin anlaşılması, şüpheleri bu eski evlerin bahçelerine yöneltti ancak kış mevsiminin sert geçmesi nedeniyle kazı çalışmaları yaza ertelenmişti.

Bu zorunlu bekleme süreci, failin üzerindeki baskıyı artırırken, Komiser İbrahim’in dikkati sayesinde Abdullah’ın artık kaçacak bir yeri kalmadığı ve adaletin pençesine düştüğü gerçeği ilçede yavaş yavaş yankılanmaya başlamıştı.

KANLI TOPRAK: BAHÇEDEKİ İSKELETLER VE HÜKÜM

Yaz aylarının gelmesiyle birlikte, Aksoy’un daha önce oturduğu evi kiralayan yeni sakinin bahçede yaptığı basit bir çalışma, Türkiye’nin en karanlık toplu mezarlarından birini gün yüzüne çıkardı. Yeni kiracı bahçeyi kazarken insana ait kemiklere rastlayınca durumu derhal polise bildirdi ve bu ihbar, tahmin edilen kurban sayısının katlanarak artmasına neden oldu. Yapılan geniş çaplı kazılarda, kerpiç duvarların altından çıkan cesetlerin çoğu mevsimlik işçiler ve yaşlı insanlardı; babasının evlatlıktan reddetme nedeni de bu korkunç tablonun ardından netleşti; ailesi onun karanlık eğilimlerini çok önceden fark etmiş ancak bunu bir sır olarak saklamıştı.

Mahkeme sürecinde Aksoy, suçlarını bazen soğukkanlılıkla anlatmış bazen de sara hastalığını hafifletici sebep olarak kullanmaya çalışmıştır ancak adalet, işlenen vahşet derecesini göz önüne alarak en ağır cezayı hükmetti. Dindar kimliğinin ardına saklanarak işlediği bu seri cinayetler, toplumsal güvenin ne kadar kırılgan olduğunu herkese göstermişti.

Bu dosya, Türk hukuk sisteminde seri cinayetlerin tanımlanması ve kurban-fail ilişkisinin psikiyatrik boyutlarının incelenmesi açısından hala bir referans noktası olarak kabul edilmekte ve suç bilimciler için karanlık bir ders niteliği taşımaktadır.

Exit mobile version