III. Selim: Çağının ötesinde bir mimar, kendi toprağında bir garip

page

24 Aralık 1761’de Topkapı Sarayı’nın soğuk duvarları arasında dünyaya gelen Şehzade Selim, III. Mustafa’nın reformcu genlerini ve Mihrişah Sultan’ın zarafetini taşıyordu. Babasının vefatından sonra tahta geçen amcası I. Abdülhamid, Osmanlı’nın o boğucu “Kafes” sistemini Selim için adeta bir akademiye dönüştürdü. Amcasının ona sunduğu geniş hareket alanı sayesinde, sadece dini ilimlerle yetinmeyip Koca Yusuf Paşa gibi devlet adamlarından siyaset, batılı hocalardan ise dünya tarihi dersleri aldı.

Henüz tahta geçmeden Fransa Kralı XVI. Louis ile gizli mektuplaşmalar yürütecek kadar dış dünyaya meraklı olan Selim, ney üfleyen ve “İlhami” mahlasıyla hüzünlü şiirler yazan ince ruhlu bir sanatçıydı. Kardeşleri ve amcasıyla kurduğu sevgi dolu ilişki, onun kan dökmekten nefret eden merhametli karakterini şekillendirirken, aynı zamanda yaklaşan fırtınalı yıllarda bu merhametinin onun en büyük zaafı olacağının işaretlerini veriyordu.

TAHTA GEÇİŞ VE ÇÖKÜŞE KARŞI MEŞVERET MECLİSLERİ

1789 yılında, Fransız İhtilali’nin dünyayı temelinden sarstığı bir dönemde tahta çıkan III. Selim, kucağında iflas etmiş bir hazine ve Rusya-Avusturya savaşlarının ağır enkazını buldu. Karşılaştığı sorunlar o kadar derindi ki, tek başına karar vermek yerine Osmanlı tarihinde bir ilki gerçekleştirerek “Meşveret Meclisleri”ni topladı ve devletin ileri gelenlerinden 22 adet ıslahat raporu (layiha) hazırlamalarını istedi. Bu raporlarda sunulan radikal çözümler, Selim’in “Eski düzenle artık devlet yürümez” inancını pekiştirdi ve o meşhur reform paketlerini hayata geçirmeye başladı. İlk iş olarak askeri ve mali yapıyı birbirinden ayırarak paralel bir yönetim mekanizması kurdu; böylece bürokrasiyi hızlandırmayı ve devletin üzerindeki o hantal yapıyı kırmayı amaçladı ancak bu hamle, yüzyıllardır devletten haksız kazanç sağlayan odakların ona karşı ilk gizli ittifakını kurmasına neden oldu.

NİZAM-I CEDİD: OSMANLI’NIN İLK MODERN ORDU DEVRİMİ

III. Selim’in hayallerinin en somut ve en cesur meyvesi, 1793 yılında temelleri atılan Nizam-ı Cedid ordusuydu. Yeniçeri Ocağı’nın artık savaşmak yerine esnaflık yapan ve siyasete karışan bir suç örgütüne dönüştüğünü gören Selim, tamamen Avrupa tarzı eğitilen, modern üniformalar giyen ve Prusya disipliniyle yetişen bu yeni birliği kurdu. Bu ordunun masraflarını karşılamak için “İrad-ı Cedid” adıyla kurulan bağımsız hazine, devletin klasik mali yapısından ayrılarak reformların finansal garantisi haline getirildi.

Levent ve Üsküdar’da kurulan modern kışlalar, Osmanlı askerinin yüzyıllar sonra ilk kez teknik eğitim ve düzenli talimle tanıştığı yerler oldu. Bu ordu sadece bir askeri güç değil, aynı zamanda Osmanlı’nın batılılaşma yolundaki en büyük kimlik değişimiydi; fakat bu değişim, tüfeği ve üniformayı “gavur icadı” gören muhafazakar çevrelerde büyük bir infiale yol açtı.

AKKA KALESİ ÖNÜNDE BİR DÜNYA DEVİNE TOKAT: NAPOLYON’UN MAĞLUBİYETİ

Fransız İhtilali’nin dahi generali Napolyon Bonapart, 1798’de Mısır’ı işgal ederek “Doğu’nun Fatihi” olma hayaliyle yola çıktığında, karşısında III. Selim’in modernize ettiği güçleri bulacağını tahmin etmemişti. Napolyon’un yenilmez denilen ordusu Akka Kalesi’ne dayandığında, seksenlik ihtiyar Cezzar Ahmed Paşa komutasındaki Nizam-ı Cedid askerleri, Avrupa tarzı savunma taktikleri ve sarsılmaz disiplinleriyle Fransızları bozguna uğrattı. Selim, bu süreçte sadece askeri güç kullanmakla kalmayıp, İngiltere ve Rusya ile ittifak kurarak Osmanlı’nın ilk büyük “Denge Politikası” zaferini kazandı. Napolyon’un “Kader beni bir ihtiyarın elinde oyuncak etti” diyerek geri çekilmesi, Selim’in reformlarının kağıt üzerinde kalmadığını ve modern tekniğin Osmanlı’yı tekrar ayağa kaldırabileceğini tüm dünyaya ve içerdeki muhaliflere tokat gibi çarptı.

ELÇİLİKLERDEN MATBAAYA: OSMANLI’NIN İLKLER VE KURUMLAR ÇAĞI

III. Selim dönemi, Osmanlı’nın dünyayı tanıma ve kendi içine bilgi pompalama dönemi olarak tarihe geçti. Avrupa başkentlerinde (Londra, Paris, Viyana, Berlin) ilk kez daimi elçilikler açıldı; bu sayede Osmanlı diplomasisi “tek taraflı emir” devrinden “karşılıklı diyalog” devrine geçiş yaptı. Teknik eğitimin kalbi olan Mühendishane-i Berr-i Hümayun (Kara Mühendisliği Okulu) kurularak ordunun bilimsel temelleri atıldı, ayrıca devletin resmi matbaası olan Matbaa-i Amire kurularak bilgi daha geniş kitlelere ulaştırılmaya başlandı. Kağıt ve dokuma fabrikaları gibi sanayi tesislerinin temelleri bu dönemde atılırken, Fransızca askeri okullarda zorunlu dil haline getirildi; bu hamle, gelecekte Tanzimat ve Cumhuriyet kadrolarını yetiştirecek olan entelektüel sınıfın doğuşuna zemin hazırladı. Selim, devleti sadece silahla değil, kağıtla, kitapla ve elçilik raporlarıyla da yönetmek istiyordu.

NEYİN VE ŞİİRİN GÖLGESİNDE BİR SANAT DEHASI

Tüm bu savaşların, isyanların ve reformların gürültüsü içinde III. Selim, aslında ruhu sanatla yoğrulmuş bir derviş hükümdardı. Türk Musikisi’nin gelmiş geçmiş en büyük bestekarlarından biri kabul edilen padişah, “Suzidilara” gibi pek çok yeni makam kazandırdığı Türk müziğine altın çağını yaşattı. “İlhami” mahlasıyla yazdığı şiirlerde imparatorluğun yükü altında ezilen ama umudunu yitirmeyen bir adamın iç döküşlerini görmek mümkündü.

Saraya operayı getiren, batı müziği konserleri verdiren ve hat sanatı ile ebruya ilgi duyan Selim, sanatı devletin asaletinin bir parçası olarak gördü. Onun ney üflerken hissettiği o derin huzur, yönetim tarzına da “kan dökmeme” ve “merhamet” olarak yansıdı; ancak ne yazık ki bu sanatçı ruhu ve naifliği, rakipleri tarafından bir “hükümdarlık zafiyeti” olarak değerlendirilip sonunu hazırlayan unsurlardan biri oldu.

MUHAFAZAKAR ÖFKE VE ULEMANIN “GAVURLAŞMA” YAYGARASI

Selim’in her yenilikçi hamlesi, statükoları sarsılan çıkar gruplarının duvarına çarpıyordu. Nizam-ı Cedid için konulan vergiler esnafı ve halkı yorarken, Yeniçeriler ordudaki tekellerinin kırıldığını gördükçe padişaha karşı bilendiler. Ulemanın bir kısmı, Avrupa tarzı kıyafetleri, eğitim sistemini ve batılı uzmanları “dinden çıkmak” ve “gavur taklitçiliği” olarak halka pompaladı. Aslında bu nefretin kökeninde din değil, kaybedilen imtiyazlar ve sorgulanamaz ulema otoritesinin sarsılması yatıyordu. Muhafazakarlar, Selim’in reformlarını “geleneğe ihanet” olarak nitelendirerek halkın dini duygularını sömürdü ve saray içindeki entrikalarla birleşen bu öfke, bir reformisti “dinsiz” ilan edecek kadar ileri giden bir propagandaya dönüştü.

KABAKÇI MUSTAFA İSYANI VE BİR DEVRİN KANLI SONU

1807 yılında patlak veren Kabakçı Mustafa İsyanı, bu birikmiş nefretin yanardağ gibi patlamasıydı. Boğaz kalelerindeki askerlerin başlattığı isyan, kısa sürede Yeniçerilerin ve ulemanın desteğiyle tüm İstanbul’u sardı. İsyancılar, Selim’den reformları durdurmasını ve kadrosunun kellesini istedi. III. Selim, elinde isyanı bastırabilecek sadık bir Nizam-ı Cedid ordusu varken, “Müslüman kanı dökülmesin” diyerek bu birliği kullanmadı ve isyancılara teslim oldu.

Tahttan indirilip Şehzadegah’a hapsedilen Selim, 28 Temmuz 1808’de kendisini tekrar tahta çıkarmak isteyen Alemdar Mustafa Paşa’nın saray kapılarına dayandığı sırada, IV. Mustafa’nın emriyle cellatlar tarafından şehit edildi. Rivayete göre cellatlara karşı neyiyle direndiği o an, Osmanlı’nın yetiştirdiği en zarif ruhun, en karanlık cehalet tarafından boğulmasının tarihteki en acı tablosuydu.

ESKİDEN YENİYE: III. SELİM’İN TARİHE BIRAKTIĞI BÜYÜK MİRAS

III. Selim öncesi Osmanlı, kendi geçmişinin zaferleriyle avunan, dünyadaki gelişmelere sırtını dönmüş ve askeri olarak Avrupa’nın gerisinde kaldığını kabullenemeyen bir devletti. Selim’den sonraki Osmanlı ise, artık değişimin bir tercih değil, ölüm-kalım meselesi olduğunu anlamış bir imparatorluğa dönüştü. Selim’in şehadeti reformları durduramadı; aksine, onun açtığı yoldan yürüyen II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nı tamamen kaldırdı ve Tanzimat’ın temellerini Selim’in kadrolarıyla attı.

Batılı tarihçilerin “Doğu’nun ilk modern hükümdarı” olarak tanımladığı III. Selim, Osmanlı’yı Orta Çağ karanlığından çekip alarak modern devlet yapısına kavuşturan ilk büyük vizyonerdir. Onun hayatı bir trajediyle sonlansa da, kurduğu okullar, gönderdiği elçiler ve ektiği yenilik tohumları, modern Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar uzanan o büyük değişim sürecinin en kutsal ilk harcı olmuştur.

Exit mobile version