1930’lu yılların başında Avrupa’nın üzerine çöken Nazi karanlığı, sadece siyasi bir baskı değil, dünya bilim tarihinin gördüğü en büyük beyin tasfiyelerinden biriydi. Adolf Hitler’in iktidara gelmesiyle birlikte yürürlüğe giren “Profesyonel Memuriyetin Yeniden Düzenlenmesi Kanunu”, Yahudi kökenli ya da rejim muhalifi olan binlerce parlak akademisyeni bir gecede işsiz, mevkisiz ve en acısı vatansız bıraktı.
Tam da bu trajik süreç yaşanırken, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin lideri Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı’dan devralınan ve çağın bilimsel standartlarının çok gerisinde kalan Darülfünun’u köklü bir değişiklikle gerçek bir üniversiteye dönüştürme kararlılığındaydı. Bu iki tarihsel kırılma noktası, 1933 Üniversite Reformu ile birleşti. Atatürk, Batı dünyasının dışladığı bu dehalara kapılarını açarken sadece insani bir sığınma alanı sağlamıyor, aynı zamanda Türkiye’nin bilimsel omurgasını dünyanın en iyileriyle inşa ediyordu. Bu hamle, Türkiye’yi o dönemde “dünyanın en kaliteli Almanca eğitim veren üniversitelerine sahip ülkesi” konumuna getirecek devasa bir aydınlanma projesinin başlangıcıydı.
DAVETİN PERDE ARKASI VE ALBERT MALCHE RAPORUNUN SARSICI ETKİSİ
Üniversite reformu süreci, 1932 yılında İsviçreli Profesör Albert Malche’nin Türkiye’ye resmen davet edilmesiyle stratejik bir evreye girdi. Malche, İstanbul Darülfünunu’nda aylar süren incelemeler yaptı ve hazırladığı raporla mevcut yapının bilimsel üretimden tamamen kopuk, sadece ezberci bir eğitim verdiğini acı bir dille ortaya koydu. Bu sırada Zürih’te Philipp Schwartz liderliğinde kurulan “Yurtdışındaki Alman Bilim Adamlarına Yardım Cemiyeti”, Nazi zulmünden kaçan profesörler için güvenli bir sığınak arıyordu. Atatürk, Malche’nin raporundaki eksikleri bu beyin göçüyle tamamlama fırsatını gördü.
Cenevre’de yapılan gizli görüşmelerde Atatürk’ün kararlılığı, Alman profesörlerin endişelerini giderdi. 1933 yılında imzalanan sözleşmelerle, aralarında Nobel adayı fizikçilerin, dünyaca ünlü cerrahların ve hukukçuların bulunduğu yüzlerce isim, aileleriyle birlikte Türkiye’ye gelmeye başladı. Bu insanlar “Haymatlos” (vatansız) pasaportlarıyla geliyorlardı ancak Atatürk onları “vatansız mülteciler” olarak değil, Türkiye’nin modernleşme yolundaki en kıymetli hocaları ve şahsi misafirleri olarak tanımlıyordu.
TÜRKİYE’DE KÜRSÜ KURAN VE DEVRİM YAPAN İSİMLER
Türkiye’ye gelen bu devasa kadro, üniversitelerin sadece tabelalarını değil, genetik kodlarını değiştirdi. Tıp alanında Ord. Prof. Dr. Philipp Schwartz, modern patoloji kürsüsünü kurarak otopsi ve laboratuvar kültürünü tıp eğitiminin merkezine yerleştirdi.
Rudolf Nissen, İstanbul’da ilk başarılı göğüs cerrahisi operasyonlarını yaparak Türkiye’yi tıp haritasında yukarı taşıdı. Hukuk alanında Andreas Schwarz, Türk Medeni Kanunu ve Borçlar Hukuku’nun modern yorumlanmasında devrim niteliğinde katkılar sundu.
Ekonomi ve Siyasal Bilgiler fakültelerinde ise durum farklı değildi; Fritz Neumark bugün hala kullanılan gelir vergisi sistemimizin temellerini atarken, Ernst Reuter Türkiye’de ilk kez bilimsel anlamda “şehircilik” ve “yerel yönetimler” kürsüsünü kurdu. Sanat cephesinde Carl Ebert, Ankara Devlet Konservatuvarı’nı kurarak Türk opera ve tiyatrosuna dünya standartlarında bir disiplin getirdi. Mimari sahada Clemens Holzmeister, başta TBMM binası ve Bakanlıklar olmak üzere Ankara’nın modern silüetini bizzat tasarladı.
Bu isimlerin her biri, kısa sürede Türkçe öğrenip kendi ders kitaplarını yazarak bilginin yerelleşmesini sağladılar ve Türkçeyi bir bilim dili haline getirme mücadelesine omuz verdiler.
ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜ VE “GÜNEŞİN BATIŞI”: POLİTİKA DEĞİŞİKLİĞİNİN YIKICI ETKİSİ
1938 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatı, bu misafir bilim insanları için sadece bir liderin kaybı değil, aynı zamanda en büyük siyasi koruyucularının ve vizyoner haminin kaybı anlamına geliyordu. Atatürk’ün “benim misafirlerim” diyerek bürokratik engellerden koruduğu bu kadro, 1940’lı yılların başından itibaren hem dünyadaki İkinci Dünya Savaşı gerginliği hem de Türkiye içindeki değişen dengeler nedeniyle zorlu bir sürece girdi.
1940-1945 yılları arasında yükselen aşırı milliyetçi ve statükocu akımlar, üniversitelerdeki yabancı profesörlerin varlığını, aldıkları maaşları ve sahip oldukları geniş yetkileri sorgulamaya açtı. Milli Eğitim Bakanlığı içindeki bazı muhafazakar klikler, bu hocaların “Türk kültürüne yabancı” olduğunu iddia ederek akademik bir “yerlicilik” tartışması başlattılar.
1946 yılında çıkarılan yeni Üniversite Kanunu ile yabancı hocaların idari yetkileri büyük ölçüde kısıtlandı ve kadroları güvencesiz, geçici statülere çekildi. Bu durum, bilim insanlarının kendilerini güvende hissettikleri Türkiye’de artık istenmedikleri hissine kapılmalarına yol açan ilk büyük duygusal ve idari kırılmaydı.
GİDİŞLERİN DERİN NEDENLERİ VE AKADEMİK DÜNYADAKİ HÜZÜNLÜ VEDALAR
Bu bilim insanlarının Türkiye’de kalıcı olamamalarının ardında çok boyutlu nedenler yatmaktaydı. İlk ve en önemli neden, 1945’te savaşın bitmesiyle birlikte Almanya’nın (özellikle Batı Almanya) ve Amerika Birleşik Devletleri’nin bu nitelikli beyinleri geri kazanmak için başlattığı devasa hamlelerdi. Almanya, yıkılan üniversitelerini yeniden inşa etmek için eski profesörlerine “vatanınıza dönün” çağrısı yapıyor, ABD ise nükleer fizik ve tıp alanındaki bu dehaları Princeton, Harvard ve Chicago gibi üniversitelere çekmek için muazzam bütçeler sunuyordu.
Türkiye tarafında ise, Atatürk sonrası bürokrasinin hocalara karşı takındığı soğuk tutum ve vaat edilen araştırma laboratuvarlarının bütçelerinin kısıtılması gidişleri hızlandırdı. Birçok hoca, yetiştirdikleri Türk asistanların (ki birçoğu daha sonra Türkiye’nin en önemli hocaları olmuştur) artık göreve hazır olduğunu görse de, akademik özerkliğin zayıflaması nedeniyle ülkeden ayrılmayı seçti.
Ernst Reuter gibi isimler Almanya’da demokrasi kahramanı olarak Batı Berlin Belediye Başkanı olurken, Hans Reichenbach gibi dâhiler bilim felsefesini Amerika’da zirveye taşıdı.
TÜRKİYE’NİN DÜNYA BİLİM TARİHİNDEKİ ONUR SAYFASI
Alman ve Yahudi bilim insanlarının Türkiye’deki varlığı, yaklaşık 15-20 yıllık bir süreci kapsasa da, yarattıkları etki yüzyıllık bir değişime eşdeğerdir. Onlar Türkiye’ye sadece bilgi getirmediler; bir soruyu sorma biçimini, laboratuvar disiplinini, kütüphane düzenini ve eleştirel düşünceyi miras bıraktılar. Bugün İstanbul Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi’nin en köklü bölümlerinin müfredatında hala bu hocaların el yazısı ve metodolojisi okunabilir.
Bazıları ise, örneğin botanikçi Alfred Heilbronn veya zooloji profesörü Curt Kosswig gibi, Türkiye’yi o kadar çok sevdiler ki tüm uluslararası tekliflere rağmen burada kaldılar, Türk vatandaşlığına geçtiler ve ömürlerini bu topraklara adadılar. Bu dönem, Türkiye’nin en zor zamanlarında dünyaya “zulme karşı bilimin kalesi” olabileceğini gösterdiği, insanlık onurunun ve bilimin siyaset üstü gücünün kanıtlandığı muazzam bir tarihsel kesit olarak kalmıştır. Onların gidişiyle bir devir kapanmış olsa da, kurdukları akademik köprüler Türkiye’yi modern dünyaya bağlayan en sağlam halatlar olmaya devam etmektedir.
AKADEMİK SÜREKLİLİK SAĞLANSA TÜRKİYE BUGÜN NEREDE OLURDU?
1933 yılında Nazi Almanyası’nın akademik tasfiyesiyle vatansız kalan Yahudi bilim insanlarının Atatürk’ün vizyoner davetiyle Türkiye’ye gelişi, sadece bir sığınma eylemi değil, modern Türkiye’nin bilimsel temelinin atıldığı devasa bir “kaçırılmış fırsat” hikayesidir; zira Philipp Schwartz, Ernst Reuter ve Rudolf Nissen gibi dehalar tıp, hukuk ve şehircilik gibi alanlarda kürsüler kurup derslerini Türkçe verecek kadar bu toprağı benimsemişken, Atatürk’ün vefatı sonrası yükselen iç siyasi dengeler, bürokratik engeller ve 1946 Üniversite Kanunu ile gelen kısıtlamalar bu altın dönemi baltalamıştır.
Uzman analizlerine göre, eğer Atatürk’ün evrensel bilim politikası sürdürülebilse ve bu beyinlerin kurumsallaşmasına izin verilseydi, Türkiye bugün sadece teknoloji tüketen değil, 1950’lerden itibaren kendi Nobel ödüllü bilim insanlarını yetiştiren ve Batı’ya bilim ihraç eden bir küresel merkez haline gelecekti; ancak değişen politik iklim nedeniyle bu dehaların çoğu savaş sonrası Almanya veya ABD’ye dönmek zorunda kalmış, geriye ise doğru yönetilse ülkeyi bir asır ileri taşıyacak olan ama yarım bırakılan muazzam bir akademik miras ve “keşke”lerle dolu bir tarih sayfası kalmıştır.
