Amerika Birleşik Devletleri’nin henüz kuruluş yıllarında, okyanus ötesi ticaretini sürdürebilmek adına tarihindeki en sıra dışı ve diplomatik açıdan “ezici” anlaşmalardan birine imza attığı pek bilinmez. 18. yüzyılın sonunda Akdeniz, Osmanlı İmparatorluğu’nun “Garp Ocakları” olarak adlandırdığı Cezayir, Trablus ve Tunus eyaletlerinin tam kontrolü altındaydı. İngiliz himayesinden yeni çıkan ve denizlerde korumasız kalan Amerikan ticaret gemileri, bu bölgede Osmanlı denizcilerinin doğrudan hedefi haline gelmişti.
1785 yılından itibaren düzinelerce gemisi zapt edilen ve yüzlerce mürettebatı esir düşen genç Amerikan devleti, askeri bir çözüm üretemeyince çareyi diplomatik bir teslimiyette buldu. 5 Eylül 1795 tarihinde imzalanan Cezayir Anlaşması, Amerikan tarihinde sadece bir vergi belgesi değil, aynı zamanda devletin varlığını sürdürebilmek için kabul ettiği en ağır ekonomik yükümlülüklerden biri olarak kayıtlara geçti.
OSMANLI TÜRKÇESİYLE YAZILAN TEK AMERİKAN BELGESİ
Bu anlaşmayı dünya diplomasi tarihinde eşsiz kılan temel unsurlardan biri, metnin dili ve içeriğidir. ABD Senatosu tarafından onaylanan ve Başkan George Washington’ın imzasıyla yürürlüğe giren bu belge, Amerikan tarihinde yabancı bir dille, yani Osmanlı Türkçesiyle kaleme alınmış tek resmi anlaşmadır. Toplam 22 maddeden oluşan metnin giriş kısmı, dönemin güç dengelerini açıkça yansıtan ifadelerle doludur. Belgede ABD tarafı, Osmanlı Sultanı III. Selim’e ve Cezayir Beylerbeyi Hasan Paşa’ya yönelik son derece saygılı, hatta alt perdeden bir dil kullanmak zorunda kalmıştır.
Bu durum, o dönemde henüz bir dünya gücü olmaktan çok uzak olan Amerika’nın, Akdeniz’in mutlak hakimi olan Osmanlı otoritesini resmen ve hukuken tanıdığının en somut kanıtıdır. Anlaşmanın orijinal nüshasındaki üslup, iki devlet arasındaki asimetrik güç ilişkisini belgelemesi açısından bugün hala tarihçilerin en çok üzerinde durduğu detaylar arasında yer alır.
OTUZ ÜÇ YILLIK EKONOMİK VE SİYASİ PRANGA
Anlaşmanın yürürlükte kaldığı ve etkilerinin hissedildiği yaklaşık 33 yıllık süreç, Amerikan ekonomisi için tam bir sınav niteliğindeydi. Yapılan pazarlıklar sonucunda ABD, esir tutulan denizcilerinin serbest bırakılması karşılığında derhal 642 bin altın ödemeyi taahhüt etti. Ancak asıl ağır madde, her yıl düzenli olarak ödenmesi gereken 12 bin Cezayir altını tutarındaki vergiydi. O dönemdeki Amerikan bütçesi göz önüne alındığında bu rakamlar, devletin yıllık gelirlerinin ciddi bir kısmına tekabül ediyordu.
Amerika sadece nakit ödeme yapmakla kalmıyor, aynı zamanda Osmanlı denizcilerinin kullanımı için modern savaş gemileri inşa edip teslim etmeyi de kabul ediyordu. Bu süreçte yaşanan gecikmelerde Amerikan yönetimi, “hediye” adı altında ek ödemeler ve ekipmanlar göndererek Akdeniz’deki barış ortamını korumaya çalıştı. Bu vergi sarmalı, Amerikan halkı ve siyasetçileri arasında büyük bir rahatsızlık yaratsa da, Akdeniz ticaretinden elde edilen kar bu bedeli ödemeyi o an için zorunlu kılıyordu.
DONANMANIN DOĞUŞU VE EGEMENLİK MÜCADELESİ
ABD için bu anlaşma sadece bir haraç ödeme zorunluluğu değil, aynı zamanda modern Amerikan donanmasının (US Navy) kurulmasına yol açan en büyük motivasyon kaynağı oldu. “Barbar kıyıları”na ödenen vergilerin yarattığı milli onur kırıklığı, dönemin kurucu babalarını güçlü bir deniz gücü oluşturmaya itti. Kongre, Osmanlı eyaletlerine ödenen paraların bir kısmını yeni savaş gemileri inşasına ayırmaya başladı.
19. yüzyılın başına gelindiğinde, Amerika artık kendi gemilerini yüzdürebilecek güce erişince, vergi ödemeyi reddederek I. ve II. Berberi Savaşları’nı başlattı. 1824 yılına gelindiğinde, Akdeniz’deki güç dengelerinin değişmesi ve Amerikan donanmasının bölgedeki varlığını artırmasıyla bu “haraç” dönemi tamamen kapandı. Ancak 1795-1824 arasındaki bu süreç, ABD’nin küresel siyasete girişinde bir “çocukluk dönemi borcu” olarak tarih sayfalarındaki yerini korumaya devam ediyor.
795 Cezayir Anlaşması ile başlayan ve yaklaşık otuz üç yıl boyunca devam eden bu sancılı süreç, aslında modern diplomasi tarihinin en ironik tablolarından birini sunmaktadır. Bugün dünyanın mutlak askeri gücü olarak kabul edilen Amerika Birleşik Devletleri’nin, varlığını koruyabilmek ve denizlerde güvenle hareket edebilmek için Osmanlı Türkçesiyle mühürlenmiş bir belgeye ve yıllık haraç ödemeyi kabul eden bir iradeye muhtaç kaldığı bu dönem, uluslararası ilişkilerin ne kadar dinamik ve değişken olduğunu hatırlatmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Akdeniz’deki son büyük gövde gösterilerinden biri olan bu vergi sistemi, genç Amerikan Cumhuriyeti için ise bir “onur kırılması”ndan ziyade, küresel bir aktöre dönüşme yolundaki en büyük katalizör olmuştur.
Kendi gemilerini inşa etme ve kendi ordusunu kurma zorunluluğunu bu ağır vergiler altında keşfeden ABD, Akdeniz’in dalgaları arasında Osmanlı eyaletlerine ödediği her altınla aslında gelecekteki küresel askeri stratejisinin temellerini atmıştır.
Günümüzde her ne kadar Amerikan tarih kitaplarında bu olay “Berberi Savaşları”nın gölgesinde kalsa ve çok fazla detaylandırılmasa da, 5 Eylül 1795’te atılan o imzalar, dünya tarihinin sessiz ama en derin kırılma noktalarından biri olarak kalmaya devam edecektir. Bu tarihi tecrübe, devletlerin bekasının sadece kağıt üzerindeki anlaşmalarla değil, o anlaşmaların arkasındaki askeri ve ekonomik özgürlükle daim olabileceğini tüm dünyaya ilan eden, yüzyıllar geçse de unutulmayacak bir ders niteliğindedir.
