Türkiye’de modern tiyatronun kuruluşu, aslında yüzyıllardır süregelen Karagöz, Ortaoyunu ve Meddah gibi geleneksel türlerin üzerine Batılı bir katmanın eklenmesiyle başlamıştır. Tanzimat fermanının ilanıyla birlikte yüzünü Batı’ya dönen Osmanlı İmparatorluğu, sanatta da bu değişimin izlerini sürmeye karar verdi. İlk dönemlerde yabancı grupların Pera’da sergilediği İtalyanca ve Fransızca oyunlar, yerel halk için oldukça yabancı bir kültürü temsil ediyordu.
Ancak bu yabancılık, zamanla yerini büyük bir merak ve öğrenme arzusuna bıraktı. İlk yerli oyunumuz olan Şinasi’nin “Şair Evlenmesi” adlı eseri, bu sancılı doğumun ilk somut kanıtı olarak tarihe geçti. Yazılı bir metne bağlı kalma zorunluluğu, doğaçlama geleneğinden gelen sanatçılar için başlangıçta büyük bir engel teşkil etse de, bu durum modern Türk tiyatrosunun disiplinli bir yapıya kavuşmasını sağlayan temel taş oldu.
GEDİKPAŞA TİYATROSU VE GÜLLÜ AGOP’UN CESUR GİRİŞİMİ
Modern tiyatronun kurumsallaşması yolundaki en büyük devrim, Güllü Agop’un Gedikpaşa’da kurduğu “Tiyatro-i Osmani Kumpanyası” ile gerçekleşmiştir. Bu kumpanya, Türk tiyatro tarihinin profesyonel anlamdaki ilk ciddi organizasyonu olarak kabul edilir. Güllü Agop, sadece bir sahne kurmakla kalmamış, aynı zamanda Türkçe oyun oynama imtiyazını alarak tiyatronun millileşme sürecini başlatmıştır.
Ancak bu süreçte karşılaşılan en büyük teknik sorun, oyuncuların diksiyon ve dil hakimiyetiydi. Ermeni sanatçıların Türkçe kelimeleri telaffuz ederken yaşadıkları zorluklar, o dönemin eleştirmenleri tarafından sıkça dile getirilmiş ve bu durum tiyatronun halkla buluşmasında geçici bir bariyer oluşturmuştur. Buna rağmen Agop’un azmi, Türk tiyatrosunun profesyonel bir meslek dalı olarak kabul görmesini sağlamış ve daha sonra kurulacak olan Darülbedayi’nin fikirsel temellerini atmıştır.
TOPLUMSAL ÖNYARGILAR VE SAHNEDEKİ KADIN YASAĞI
Tiyatronun kuruluş aşamasındaki en sarsıcı zorluklardan biri, şüphesiz ki toplumsal muhafazakarlık ve kadınların sahneye çıkmasının yasak olmasıydı. İslam inancı ve dönemin sosyal yapısı gereği Müslüman Türk kadınlarının sahneye çıkması imkansız görüldüğünden, kadın rollerini uzun süre gayrimüslim sanatçılar veya kadın kılığına girmiş erkek oyuncular canlandırmak zorunda kaldı.
Bu durum, oyunların inandırıcılığını ve sanatsal derinliğini zayıflatan bir unsur olarak yıllarca sürdü. Afife Jale’nin 1919 yılında tüm yasaklara ve baskılara rağmen sahneye çıkması, bu zincirin kırıldığı o efsanevi ana kadar tiyatro dünyası için büyük bir eksiklik olarak kaldı. Toplumun tiyatroyu “eğlence” ve “ahlak dışılık” arasında bir yerde konumlandırması, tiyatrocuların toplum nezdinde saygınlık kazanma mücadelesini daha da zorlu kılan bir psikolojik engeldi.
SİYASİ BASKILAR VE SANSÜRÜN GÖLGESİNDE SANAT
Osmanlı’nın son dönemlerinde tiyatro, sadece bir sanat dalı değil, aynı zamanda siyasi fikirlerin halka ulaştırıldığı güçlü bir platformdu. Özellikle Namık Kemal gibi vatansever yazarların eserleri, izleyicide büyük bir heyecan ve uyanış yaratıyordu. “Vatan Yahut Silistre” oyununun sahnelenmesinden sonra çıkan olaylar, tiyatronun gücünü kanıtlarken aynı zamanda siyasi otoritenin korkusunu da tetikledi
. Bu durum, tiyatro binalarının kapatılmasına ve yazarların sürgüne gönderilmesine neden olan ağır bir sansür dönemini beraberinde getirdi. II. Abdülhamid döneminde oyunların metinleri sıkı bir denetimden geçiyor, sakıncalı bulunan kelimeler oyundan çıkarılıyordu. Sahnede “özgürlük” ve “vatan” gibi kavramların yasaklanması, oyun yazarlarını daha sembolik ve kapalı bir dil kullanmaya zorlayarak yaratıcılığı bir yandan kısıtlarken bir yandan da mecazi bir derinlik kazandırdı.
EKONOMİK YETERSİZLİKLER VE MEKAN SIKINTISI
Bir tiyatro kumpanyası kurmanın getirdiği mali yük, o dönemdeki sanatçıların en büyük kabusuydu. Devlet desteğinin yok denecek kadar az olduğu Tanzimat yıllarında, tiyatrolar tamamen bilet gelirlerine ve zengin sanatseverlerin himayesine bel bağlamış durumdaydı. Sahne dekorlarının hazırlanması, kostümlerin döneme uygun dikilmesi ve ışıklandırma sistemlerinin (o zamanlar mum ve gaz lambalarıyla yapılan) maliyeti, birçok kumpanyanın daha yolun başında iflas etmesine neden oldu.
Ayrıca, tiyatro için özel olarak tasarlanmış binaların eksikliği, oyunların elverişsiz hanlarda veya geçici çadırlarda sergilenmesine yol açıyordu. Yangın tehlikesi, o dönemin ahşap yapılarında tiyatro yapmayı adeta bir kumar haline getirmişti; nitekim birçok tarihi tiyatro binası çıkan yangınlarla kül olmuş ve bu da Türk tiyatrosunun kurumsal hafızasına büyük darbeler indirmiştir.
DARÜLBEDAYİ İLE GELEN AKADEMİK KURUMSALLAŞMA
Tüm bu imkansızlıkların ve engellerin ardından, 1914 yılında temelleri atılan Darülbedayi (Güzellikler Evi), Türk tiyatrosunun modern bir eğitim kurumuna dönüşmesini sağlayan en önemli dönüm noktasıdır. Fransız sanatçı André Antoine’ın davet edilmesiyle başlayan bu süreç, tiyatronun sadece “sergilenen bir oyun” değil, eğitimi verilmesi gereken bir “bilim ve sanat dalı” olduğunu tescilledi.
I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle sekteye uğrayan eğitimler ve bütçe kesintileri, okulun açılışını zorlaştırsa da kurulan bu yapı günümüzün Şehir Tiyatroları’na evrilen süreci başlattı. Darülbedayi, sadece oyuncu yetiştirmekle kalmadı, aynı zamanda Türk oyun yazarlığının gelişmesi için bir laboratuvar görevi gördü. Kuruluş aşamasındaki tüm bu maddi ve manevi sancılar, bugün sahip olduğumuz köklü tiyatro geleneğinin ne kadar büyük fedakarlıklarla inşa edildiğini açıkça göstermektedir.
