Washington-Havana hattında yeni gelişme: 1996 uçak olayı için hukuki süreç başlatıldı

page

ABD Adalet Bakanlığı tarafından 94 yaşındaki eski Küba lideri Raul Castro hakkında başlatılan hukuki süreç, kökleri otuz yıl öncesine dayanan oldukça karanlık ve karmaşık bir dönemi yeniden gün yüzüne çıkarıyor. Olay, 1996 yılında “Hermanos al Rescate” (Kurtarma Kardeşleri) adlı Castro karşıtı grubun pilotlarının kullandığı iki sivil uçağın, Küba hava kuvvetleri tarafından uluslararası hava sahasında düşürülmesiyle başladı.

Dört kişinin yaşamını yitirdiği bu vahim hadise, o dönemde iki ülke arasındaki diplomatik köprülerin tamamen atılmasına ve Clinton yönetiminin adaya karşı çok daha sert yaptırımlar uygulamasına neden olmuştu. Bugün ise Adalet Bakan Vekili Todd Blanche, Raul Castro’yu sadece bu uçakların düşürülmesinden sorumlu tutmakla kalmıyor, aynı zamanda onu doğrudan bir cinayet şebekesini yönetmekle ve Amerikalı vatandaşları hedef alan sistematik bir komplo kurmakla suçluyor.

Bu iddianame, hukuki bir süreçten ziyade, sembolik ve stratejik bir saldırı olarak kurgulanmış görünüyor; zira ABD, Castro’nun kendi isteğiyle veya zorla ABD topraklarına getirilip yargılanmasını talep ederek devrimci liderin uluslararası arenadaki dokunulmazlık algısını tamamen yıkmayı amaçlıyor.

TRUMP YÖNETİMİNİN STRATEJİK SABRI VE ASKERİ MÜDAHALE SÖYLEMİ

Başkan Donald Trump’ın bu gelişmeleri Oval Ofis’te “çok büyük bir an” olarak nitelendirmesi, aslında Washington’ın uzun süredir takip ettiği “maksimum baskı” politikasının bir zirve noktası olarak kabul ediliyor. Kamuoyunda, Trump’ın Venezuela örneğinden yola çıkarak Küba’ya yönelik bir askeri operasyon başlatıp başlatmayacağı yönünde ciddi spekülasyonlar türedi.

Ancak Trump’ın “Tırmanma olmayacak” yönündeki açıklamaları, oldukça hesaplı bir stratejiye işaret ediyor. Trump, askeri bir müdahalenin getireceği maliyet, lojistik zorluklar ve uluslararası tepkiler yerine, Küba’nın kendi iç dinamikleriyle çöküşünü izlemeyi tercih ediyor. Başkanın gözünde Küba zaten kontrolü kaybetmiş, büyük bir karmaşa içinde boğulan ve nefes alamayan bir yapıya dönüşmüş durumda. Bu nedenle, askeri bir hamle yerine hukuki baskı ve ekonomik ambargolarla rejimi içeriden zayıflatıp, Castro sonrası dönemde kendi kendine yıkılmasını sağlayacak bir süreci yönetmeyi hedefliyor.

Trump yönetimi, “mevcut düzenin zaten çöktüğüne” dair inancını vurgulayarak, askeri bir çatışmaya girmeden de zafer kazanılabileceğine dair güvenini koruyor.

VENEZUELA EMSALİ VE KÜBA’NIN DERİNLEŞEN EKONOMİK ÇIKMAZI

Trump yönetiminin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’ya karşı ocak ayında gerçekleştirdiği ve başarıyla sonuçlanan “devirme operasyonu”, Havana üzerindeki baskı seviyesini farklı bir boyuta taşıdı. Maduro yönetiminin Washington tarafından bertaraf edilmesi, Küba’nın son on yıllarda bel bağladığı en büyük ekonomik cankurtaran halatının kopması anlamına geliyordu.

Venezuela’dan gelen ücretsiz petrol sevkiyatının kesilmesi ve finansal desteğin durması, Küba’nın enerji altyapısını felç etti. Son aylarda ada genelinde yaşanan kronik elektrik kesintileri, halkın günlük yaşamını çekilmez hale getirirken, hükümetin bu krizle başa çıkacak mali gücü kalmadı.

Washington, Maduro emsalini kullanarak Küba’ya şu mesajı veriyor: “Dış müttefikleriniz birer birer eleniyor ve tek başınıza ayakta kalmanız imkansız.” Bu ekonomik abluka, rejimi savunma pozisyonuna zorlarken, halktaki huzursuzluğu da tırmandırarak yönetimin meşruiyetini günden güne eritiyor.

KÜBA HÜKÜMETİNİN SAVUNMASI VE “MEŞRU MÜDAFAA” SÖYLEMİ

Küba yönetimi ise kendisine yöneltilen tüm suçlamaları, ülkenin egemenliğine yönelik “emperyalist bir kumpas” olarak nitelendirerek kategorik olarak reddediyor. Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, 1996 yılındaki uçak düşürme olayının tamamen bir “hava sahası ihlaline karşı meşru müdafaa” olduğunu savunarak, Havana’nın tutumunu savunmaya devam ediyor.

Küba devlet medyası ve diplomatik kanalları, bu suçlamaların hukuki bir dayanağı olmadığını, aksine ABD’nin Küba’ya yönelik olası bir askeri saldırı için bahane arayışında olduğunu iddia ediyor. Díaz-Canel’in X platformundaki çıkışları, rejimin dış tehdit karşısında birleşme çabası olarak görülüyor; ancak içerideki ekonomik çöküş ve halkın artan hoşnutsuzluğu, “meşru müdafaa” söyleminin kamuoyu nezdindeki ikna ediciliğini sınırlıyor.

Küba hükümeti, Raul Castro’yu korumak adına tüm devlet aygıtını seferber etmiş olsa da, Washington’ın başlattığı bu küresel diplomatik ve hukuki kuşatma, Havana’nın uluslararası arenada giderek yalnızlaşmasına neden oluyor.

OBAMA DÖNEMİNDEN BUGÜNE DEĞİŞEN İLİŞKİLERİN KIRILMA NOKTASI

İki ülke arasındaki ilişkilerin tarihi, bir tür “gel-git” etkisiyle sürekli değişen dinamiklere sahip. Yaklaşık 20 yıl önce Raul Castro ile Barack Obama arasında kurulan o kısa süreli normalleşme köprüsü, iki ülkenin diplomatik temsilciliklerini yeniden açtığı ve turizmden ticarete birçok alanda umutların yeşerdiği bir dönemdi.

Ancak Trump yönetiminin göreve gelmesiyle birlikte, bu yakınlaşma politikası tamamen rafa kaldırıldı ve Obama’nın attığı adımlar tek tek tersine çevrildi. Bugün gelinen noktada, yaptırımların dozajı artırılarak Küba adeta bir açık hava hapishanesine dönüştürülmüş durumda. Washington’ın izlediği bu yeni strateji, “diyalog kapılarını tamamen kapatan” ve “rejim değişikliğini mutlak hedef belirleyen” bir yapıya büründü.

Raul Castro’ya yönelik açılan bu yeni dava, aslında Obama döneminden kalan “uzlaşmacı mirasın” tamamen gömüldüğünün ve Trump döneminin çok daha çatışmacı ve sert bir “yeni dünya düzeni” vaat ettiğinin somut bir göstergesi olarak tarihe geçiyor.

Exit mobile version