İtalyan cerrah Paolo Macchiarini, 2000’li yılların başından itibaren tıp dünyasında “rejeneratif tıbbın dâhisi” olarak pazarlanmaya başlandı. Temel iddiası, kök hücre teknolojisini kullanarak laboratuvar ortamında kişiye özel organlar üretebileceği ve bunları nakledebileceğiydi. Özellikle nefes borusu (trakea) hasar görmüş veya kanserli hastalar için geliştirdiği yöntem, tıp literatüründe imkansızın başarılması olarak görüldü.
Macchiarini, plastik bir iskeleti hastanın kendi kemik iliğinden alınan kök hücrelerle kaplayarak, vücudun bu yapıyı yabancı bir madde olarak algılamayacağını, aksine onu yaşayan bir organa dönüştüreceğini savunuyordu. Bu vizyon, organ bağışı bekleme listelerini ortadan kaldırabilecek bir devrim olarak lanse edildi.
Karizmatik kişiliği, beş dil konuşabilmesi ve dünya çapındaki akademik bağlantıları sayesinde, tıp camiasının en prestijli isimlerini bile bu “mucizeye” ikna etmeyi başardı. O dönemde kendisi, tıbbın sınırlarını zorlayan bir kahraman olarak her yerde el üstünde tutuluyordu.
KAROLINSKA ENSTİTÜSÜ’NÜN ROLÜ VE SENTETİK ORGAN NAKİLLERİ
2010 yılında, Nobel Tıp Ödülü’nü veren komiteye ev sahipliği yapan İsveç’teki dünyaca ünlü Karolinska Enstitüsü, Macchiarini’yi bünyesine katarak ona muazzam bir meşruiyet alanı sağladı. 2011 yılında Macchiarini, dünyanın ilk sentetik nefes borusu naklini İzlandalı bir üniversite öğrencisi olan Andemariam Beyene üzerinde gerçekleştirdiğinde, bu olay tıbbın “ay inişi” olarak adlandırıldı.
Karolinska gibi bir kurumun bu cerrahın arkasında durması, operasyonların etik onay süreçlerinin hızla geçilmesine ve bilimsel şüphelerin göz ardı edilmesine neden oldu. Enstitü yönetimi, Macchiarini’yi geleceğin Nobel adayı olarak gördüğü için ona sınırsız kaynak ve yetki tanıdı. Ancak perde arkasında, bu plastik organların vücutla biyolojik olarak nasıl bütünleşeceği üzerine yeterli hayvan deneyi yapılmamıştı.
Macchiarini, makalelerinde hastaların durumunun mükemmel olduğunu yazarken, gerçekte ameliyat masasına yatırdığı her bireyin üzerinde aslında kontrolsüz ve izinsiz bir insan deneyi yürütüyordu.
HASTALARIN ÇEKTİĞİ ACILAR VE ÖLÜMLE BİTEN TRAJEDİLER
Macchiarini’nin operasyon yaptığı hastaların neredeyse tamamı, ameliyattan kısa bir süre sonra korkunç komplikasyonlarla karşı karşıya kaldı. Plastik nefes borusu vücuda tutunmak yerine dokuları çürütüyor, ağır enfeksiyonlara yol açıyor ve hastaların nefes yollarının irinle dolmasına neden oluyordu.
İlk hasta Beyene, plastik borunun yerinden çıkması sonucu yıllarca süren bir can çekişme döneminden sonra hayatını kaybetti. Türkiye’den giden genç üniversite öğrencisi Yeşim Çetir’in hikayesi ise skandalın en karanlık sayfalarından biridir. Çetir, 2012 yılında ameliyat edildikten sonra durumu hızla kötüleşti; nefes borusu çöktü, akciğerleri iflas etti ve tam beş yıl boyunca binlerce kez bronkoskopi yapılmak zorunda kalındı.
Yaklaşık 200 ameliyat geçiren Yeşim, 2017 yılında hayatını kaybettiğinde, Macchiarini’nin yönteminin bir tedavi değil, bir işkence mekanizması olduğu artık gizlenemez bir hale gelmişti. Hastalar, cerrahın kibri ve kurumların hırsı uğruna canlı birer denek olarak feda edilmişlerdi.
BİLİMSEL SAHTEKARLIĞIN İFŞASI VE İHBARCILARIN MÜCADELESİ
Skandalın patlak vermesi, Macchiarini ile aynı ekipte çalışan dört dürüst doktorun (Karl-Henrik Grinnemo, Matthias Corbascio, Thomas Fux ve Oscar Simonson) durumu fark etmesiyle başladı. Bu doktorlar, yayımlanan makalelerdeki pembe tablolar ile hastanedeki can çekişen hastalar arasındaki uçurumu gördüklerinde dehşete düştüler.
2014 yılında Macchiarini’yi bilimsel sahtekarlıkla suçlayan kapsamlı bir rapor hazırladılar. Ancak Karolinska Enstitüsü yönetimi, kendi itibarını korumak için bu ihbarcı doktorları işten atmakla tehdit etti ve suçlamaları örtbas etmeye çalıştı. Olayın asıl kırılma noktası, İsveç televizyonu SVT’nin hazırladığı “Deneyler” adlı belgesel oldu. Bu belgeselde, cerrahın Rusya’da yaptığı ameliyatlardaki etik dışı tutumlar ve hastaların feryatları tüm dünyaya izletildi.
Eş zamanlı olarak Vanity Fair dergisi, Macchiarini’nin özel hayatındaki patolojik yalanları (Papa’nın özel doktoru olduğu, dünya liderlerine gizli ameliyatlar yaptığı gibi) ifşa ederek cerrahın güvenilirliğini tamamen yerle bir etti.
HUKUKİ HESAPLAŞMA VE VERİLEN YETERSİZ CEZALAR
Yıllar süren baskıların ve kanıtların ardından İsveç adaleti ağır aksak da olsa harekete geçti. Karolinska Enstitüsü’nün rektörü ve Nobel Komitesi’nin bazı üyeleri istifa etmek zorunda kaldı; tıp dergileri cerrahın yayımlanan tüm makalelerini “verilerin sahte olduğu” gerekçesiyle geri çekti. 2022 yılında başlayan dava sürecinde Macchiarini, başlangıçta bazı suçlamalardan sıyrılsa da 2023 yılında İsveç Temyiz Mahkemesi tarafından “ağırlaştırılmış saldırı” suçundan 2,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Mahkeme, cerrahın hastaların hayatlarını kurtarmak için değil, kendi akademik hırsları için tıbben gereksiz riskler aldığını hükme bağladı. Ancak pek çok hukukçu ve mağdur ailesi, onlarca insanın ölümüne ve işkence çekmesine neden olan bir adam için bu cezanın sembolik düzeyde kaldığını savunmaktadır. İtalya’da da hakkında dolandırıcılık davaları açılan Macchiarini, tıp tarihine en büyük dolandırıcılardan biri olarak geçerek kariyerini utanç içinde noktalamıştır.
TIP ETİĞİ VE GELECEK İÇİN ÇIKARILAN AĞIR DERSLER
Paolo Macchiarini olayı, tıp dünyasında “kurumsal körlük” ve “cerrahi narsisizm” kavramlarının en uç örneği olarak tıp fakültelerinde ders olarak okutulmaya başlandı. Bir kurumun, kendi prestijini korumak adına bilimsel gerçekleri ve insan hayatını nasıl hiçe sayabileceği tüm çıplaklığıyla görüldü. Skandalın ardından, klinik deneylerde etik onay süreçleri tüm dünyada yeniden gözden geçirildi ve denetim mekanizmaları sıkılaştırıldı.
Özellikle “merhametli kullanım” (başka çaresi olmayan hastalar üzerinde deneysel yöntemlerin uygulanması) kuralının kötüye kullanılmasının önüne geçilmesi için yeni yasalar çıkarıldı. Bu trajedi, bilimsel yayınların akran denetimi (peer-review) sisteminin ne kadar kırılgan olabileceğini de kanıtladı. Macchiarini, insanlara ölümsüzlük ve yeni organlar vaat ederken aslında onlara acı dolu bir ölüm sunmuştu; ondan geriye kalan en büyük miras, bilimin asla denetimsiz bırakılmaması gerektiğine dair acı dolu bir uyarıdır.
