Öldü denilerek kenara atılan o bebek nasıl ‘Frank Sinatra’ oldu?

page

Francis Albert Sinatra, 12 Aralık 1915’te New Jersey, Hoboken’de bir İtalyan göçmen ailesinin tek çocuğu olarak dünyaya geldiğinde, hayata kelimenin tam anlamıyla bir savaşçı olarak başladı. Doğumu sırasında kullanılan forseps, yüzünde ve boynunda kalıcı izler bıraktı, kulak zarını zedeledi; doktorlar öldüğünü sanıp onu bir kenara bıraktığında büyükannesi soğuk suyun altına tutarak onu hayata döndürdü. Bu travmatik başlangıç, onun hayatı boyunca sürecek olan “yenilmezlik” imajının ilk tohumuydu.

Annesi Dolly Sinatra, yerel siyasette sözü geçen, hırslı ve baskın bir kadındı; babası Marty ise sessiz bir boksör ve itfaiyeciydi. Sinatra, annesinin sağladığı imkanlarla akranlarından daha iyi giyinse de (bu yüzden “Slacksy” lakabını almıştı), okul hayatında asla dikiş tutturamadı. Disiplinsizlik ve kural tanımazlık nedeniyle liseden atıldı. Hiçbir zaman nota okumayı öğrenemedi; ancak kulağı o kadar keskin, ritim duygusu o kadar güçlüydü ki, her şeyi duyarak ezberliyordu. Gençliğinde radyo başında saatlerce Bing Crosby dinleyerek kendi tarzını şekillendirdi ve yerel barlarda üç kuruşa şarkı söyleyerek profesyonelliğe ilk adımını attı.

BÜYÜK ORKESTRALAR VE SİNATRAMANİA

1930’ların sonunda “The Hoboken Four” grubuyla yakaladığı küçük başarı, onu büyük orkestraların radarına soktu. Önce Harry James, ardından efsanevi tromboncu Tommy Dorsey’in orkestrasına katıldı. Sinatra, Dorsey’in trombon çalarken uyguladığı kesintisiz nefes tekniğini izleyerek bunu kendi vokal tekniğine uyarladı; şarkı sözlerini bölmeden, uzun cümleleri tek nefeste, adeta bir hikaye anlatıcısı gibi okumaya başladı.

1942’de solo kariyerine geçtiğinde Amerika’da daha önce görülmemiş bir histeri dalgası başladı. “The Voice” (Ses) olarak anılan Sinatra, “bobby-soxers” denilen genç kızların çığlıkları arasında pop müziğin ilk gerçek idolü oldu. O güne kadar şarkıcılar orkestranın bir enstrümanı gibiyken, Sinatra ilk kez şarkıcıyı sahnenin tam merkezine, orkestrayı ise onun arkasına yerleştirdi.

Bu dönemde “All or Nothing at All” ve “I’ll Never Smile Again” gibi parçalarla listeleri altüst ederken, aynı zamanda II. Dünya Savaşı sırasında orduya alınmaması (delik kulak zarı ve psikolojik dengesizlik raporu nedeniyle) halkın bir kesimi tarafından sertçe eleştirilmesine yol açtı.

KARANLIK GÖLGELER: MAFYA BAĞLANTILARI VE TUTUKLAMALAR

Sinatra’nın adı, kariyeri boyunca yeraltı dünyasının en karanlık isimleriyle yan yana anıldı. Henüz ünlü değilken 1938’de “evli bir kadını baştan çıkarmak” (o dönemde ciddi bir ahlak suçuydu) suçundan tutuklanması, aslında gelecek fırtınaların habercisiydi. FBI, onun hakkında Lucky Luciano, Sam Giancana ve Carlo Gambino gibi mafya babalarıyla olan dostluğu nedeniyle tam 40 yıl boyunca 2.403 sayfalık devasa bir dosya tuttu.

Bu ilişkilerin en meşhur yansıması, Mario Puzo’nun “The Godfather” romanındaki ve ardından filmindeki Johnny Fontane karakteridir. İddiaya göre Sinatra, Tommy Dorsey ile olan katı sözleşmesinden mafyanın kafasına silah dayaması sayesinde kurtulmuştu; tıpkı filmdeki o meşhur “reddedemeyeceği bir teklif” sahnesinde olduğu gibi. Sinatra bu benzerlikten nefret etti ve her fırsatta bunu reddetti. Hatta bir keresinde bir restoranda Mario Puzo ile karşılaştığında ona herkesin içinde hakaretler yağdırdığı anlatılır. Ancak Havana’da mafya zirvelerinde görülmesi ve gangsterlerle olan samimi fotoğrafları, bu gölgeyi ölene kadar üzerinden atamamasına neden oldu.

1950’lerin başında Sinatra’nın dünyası başına yıkılmak üzereydi. Ses telleri kanamış, Ava Gardner ile olan fırtınalı ilişkisi onu intiharın eşiğine getirmiş, plak şirketiyle arası bozulmuş ve popülaritesi dip yapmıştı. Herkes “Sinatra bitti” derken, o sinema tarihinin en büyük geri dönüşlerinden birine imza attı. 1953 yapımı “From Here to Eternity” (İnsanlar Yaşadıkça) filmindeki er Angelo Maggio rolünü alabilmek için yapımcılara yalvardı, hatta bedava oynamayı teklif etti.

Bu roldeki muazzam performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandı ve kariyeri yeniden zirveye tırmandı. Sinema yolculuğu, “The Man with the Golden Arm” filmindeki eroin bağımlısı davulcu rolüyle zirve yaptı ve ona bir de Başrol Oscar adaylığı getirdi. “Ocean’s 11”, “The Manchurian Candidate” ve “Guys and Dolls” gibi filmlerle Hollywood’un en çok kazanan yıldızlarından biri oldu. Ancak setlerdeki disiplinsizliği, sahnelerin sadece bir kez çekilmesini istemesi ve yönetmenleri sürekli acele ettirmesi nedeniyle “One-Take Charlie” lakabını aldı ve bu tavrı ciddi eleştirilere maruz kaldı.

AŞKLA DOLU BİR ÖMÜR

Sinatra, 1960’larda Las Vegas’ı dünya eğlence merkezi haline getiren “Rat Pack” grubunun (Dean Martin, Sammy Davis Jr., Peter Lawford ve Joey Bishop) tartışmasız lideriydi. Sahnede içki kadehleri, şakalar ve kusursuz müzikle geçen bu yıllar, onun “Cool” imajının zirvesiydi. Özel hayatı ise tam bir savaş alanı gibiydi.

Dört kez evlendi: Çocukluk aşkı Nancy Barbato (üç çocuğunun annesi), hayatını mahveden ve en çok sevdiği kadın olan Ava Gardner, kendisinden 30 yaş küçük Mia Farrow ve huzuru bulduğu son eşi Barbara Marx. Hayat felsefesini tek bir kelimeyle özetlemek gerekirse bu “Otoriteye Başkaldırı” olurdu. “I Did It My Way” (Kendi Yolumda Yaptım) şarkısı, sadece bir hit değil, onun yaşam manifestosu haline geldi. “Yaşa, sev ve kahkahalarla öl” mottosunu benimseyen sanatçı, çevresine karşı bazen son derece cömert bazen de korkunç derecede kaba olabiliyordu; bu ikilem onun karakterinin en temel parçasıydı.

Yaşlılık dönemi, Sinatra için bir yandan görkemli veda turneleriyle, diğer yandan ise sağlık sorunları ve hafıza kayıplarıyla geçti.

Son konserlerinde bazen şarkı sözlerini unutuyor ve bu durum sadık hayranlarını derin bir hüzne boğuyordu. “My Way”, “Strangers in the Night”, “New York, New York” ve “Fly Me to the Moon” gibi eserler artık dünya marşı haline gelmişti. 14 Mayıs 1998’de, Los Angeles’ta geçirdiği şiddetli bir kalp krizi sonucu, yanında son eşi Barbara varken 82 yaşında hayata veda etti. Ölümü tüm dünyada yasla karşılandı; Empire State binası onun anısına mavi ışıklarla aydınlatıldı. Mezarı, Palm Springs’te, yanına konulan bir paket sigara, bir şişe Jack Daniels ve birkaç madeni parayla birlikte bulunmaktadır. Mezar taşında yazan “The Best Is Yet To Come” (En İyisi Henüz Gelmedi) ibaresi, onun hayata karşı bitmek bilmeyen o meydan okuyan ruhunun son imzasıdır.

Exit mobile version