Kurgu değil, kabusun kendisi: The Exorcist çekimlerinde yaşanan gizemli olaylar

page

1973 yılında vizyona giren ve sinema dünyasını temelinden sarsan The Exorcist (Şeytan), sadece bir korku filmi değil, izleyicinin inanç sistemini ve rasyonalitesini doğrudan hedef alan psikolojik bir saldırı olarak nitelendirilmişti. William Peter Blatty’nin 1971 tarihli çok satan romanından uyarlanan film, her ne kadar kurgu gibi görünse de aslında ürpertici bir gerçekliğe dayanıyordu.

Blatty, Georgetown Üniversitesi’nde öğrenciyken okuduğu bir vaka dosyasından yola çıkarak bu eseri kaleme almıştı. 1949 yılında Maryland’de “Roland Doe” takma adıyla bilinen 14 yaşındaki bir erkek çocuğuna uygulanan gerçek bir şeytan çıkarma ayini, yazarın ilham kaynağıydı. O dönemki rahip günlüklerinde, çocuğun yatağının kendi kendine havaya kalktığı, vücudunda “Hell” (Cehennem) gibi kelimelerin kendiliğinden belirdiği ve odadaki nesnelerin fizik kanunlarına aykırı şekilde uçuştuğu rapor edilmişti.

Yönetmen William Friedkin, bu dehşet verici gerçekliği beyaz perdeye aktarırken, filmin setinin de bu karanlık enerjiden nasibini alacağını muhtemelen tahmin etmemişti.

ALEVLERİN İÇİNDE KORUNAN “ŞEYTANIN ODASI” VE İLK İŞARETLER

Filmin prodüksiyon süreci, daha ilk haftalardan itibaren rasyonel açıklamaların sınırlarını zorlayan bir dizi olayla başladı. New York’taki stüdyoda kurulan ve MacNeil ailesinin evini temsil eden devasa set, çekimlerin başlamasından kısa bir süre sonra büyük bir yangınla tamamen küle döndü. İtfaiye ekipleri yangının bir kuşun elektrik kutusuna girmesi sonucu çıkan bir kısa devreden kaynaklandığını söylese de, enkazın ortasında duran manzara herkesin kanını dondurmuştu.

Evin bütün odaları, mutfağı ve salonu tanınmaz hale gelmişken, küçük Regan’ın (şeytanın ele geçirdiği kız) odası yangından hiç etkilenmemişti. Duvar kağıtları dahi kararmayan bu odanın, alevlerin ortasında sapasağlam kalması set ekibi arasında “Şeytan kendi mekanını korudu” fısıltılarının yayılmasına neden oldu. Bu olay prodüksiyonu tam altı hafta geciktirdi ve yönetmen Friedkin, ekibin bozulan psikolojisini düzeltmek için sete gerçek bir Cizvit rahibi çağırarak tüm stüdyoyu kutsattı. Ancak bu ritüel bile, filmin üzerine çöken o ağır havayı dağıtmaya yetmeyecekti.

DOKUZ KİŞİLİK ÖLÜM LİSTESİ VE TRAJİK TESADÜFLER

The Exorcist’i asıl efsaneleştiren ve “lanetli” etiketini üzerine yapıştıran durum, çekimler boyunca ve vizyon sürecinde yaşanan ölümlerdi. Yapım süreci boyunca filmle bir şekilde temas eden tam dokuz kişi hayatını kaybetti. En dikkat çekici olanı ise filmde ölen karakterleri canlandıran aktörlerin, kurgusal ölümlerinden kısa bir süre sonra gerçek hayatta da vefat etmeleriydi. Regan tarafından merdivenlerden aşağı atılarak öldürülen karakteri canlandıran Jack MacGowran, çekimlerini bitirdikten kısa bir süre sonra Londra’da patlak veren bir grip salgınında hayatını kaybetti.

Hemen ardından, Peder Karras’ın annesi rolündeki Vasiliki Maliaros da film vizyona girmeden öldü. Trajediler sadece oyuncularla sınırlı kalmadı; başrol oyuncusu Max von Sydow’un (Rahip Merrin) çekimlerin ilk gününde kardeşini kaybetmesi, görüntü yönetmeninin eşinin ve stüdyoda çalışan bir teknik personelin beklenmedik vefatları, setin havasını tamamen yas evine çevirdi. Bu ölümlerin bir tesadüf olup olmadığı hala tartışılsa da, sayının bu kadar yüksek olması sinema tarihindeki en büyük gizemlerden biri olarak kalmaya devam ediyor.

GERÇEK ACILAR VE SETTEKİ MEKANİK KAZALAR

Dönemin teknolojik imkansızlıkları, yönetmen William Friedkin’in aşırı mükemmeliyetçiliğiyle birleşince oyuncular için fiziksel bir işkence ortamı oluştu. O zamanlar dijital efektler (CGI) olmadığı için, Regan’ın havada sarsıldığı sahneler karmaşık makara sistemleriyle yapılıyordu. Bir çekim sırasında Linda Blair’in bağlı olduğu mekanik kemer koptu ve genç oyuncu şiddetli bir şekilde yere çakıldı. Blair’in omurgasında kalıcı hasar oluşurken, filmde duyduğunuz o acı dolu çığlıkların aslında senaryo gereği değil, gerçek bir yaralanma anında kaydedildiği ortaya çıktı.

Benzer bir durum Ellen Burstyn’in (Anne) başına geldi; kızının onu duvara fırlattığı sahnede güvenlik ipi gereğinden fazla sert çekilince oyuncu kuyruk sokumu üzerine düştü ve ömür boyu sürecek bir bel sakatlığı yaşadı. Friedkin, oyuncunun o andaki gerçek acı ifadesini beğendiği için çekimi durdurmamış ve bu sahneyi filme aynen dahil etmiştir. Bu durum, filmin başarısının arkasında yatan gerçek dehşeti ve oyuncuların ödediği ağır bedeli gözler önüne sermektedir.

TOPLUMSAL HİSTERİ VE VATİKAN’IN ELEŞTİRİLERİ

1973 kışında vizyona giren film, modern toplumun daha önce hiç deneyimlemediği bir kitle histerisine yol açtı. Sinema salonlarının önünde bitmek bilmeyen kuyruklar oluşurken, içerideki manzara bir savaş alanını andırıyordu. İzleyicilerin ekrandaki “yeşil kusmuk” ve “baş döndürme” sahneleri karşısında bayıldıkları, kalp krizleri geçirdikleri ve kontrolsüzce kustukları rapor edildi. Birçok sinema salonu, kapıda hazır beklemek üzere ambulans servisleriyle anlaşma yaptı. Dini otoriteler ise filmi “şeytani bir provokasyon” olarak ilan etti.

Vatikan, filmin genç zihinlere zarar verdiğini ve inancı korkuyla kirlettiğini savunarak sert eleştirilerde bulundu. Muhafazakar gruplar, 12 yaşındaki bir çocuğun canlandırdığı karakterin aşırı müstehcen ve kutsal değerlere hakaret eden sahnelerde yer almasını “çocuk istismarı” olarak değerlendirdi. Linda Blair, bu tepkiler nedeniyle dini fanatiklerden o kadar çok ölüm tehdidi aldı ki, yapım şirketi Warner Bros onu korumak için altı ay boyunca özel koruma ordusu tutmak zorunda kaldı.

BİLİM VE MİSTİSİZM ARASINDAKİ SONUÇSUZ TARTIŞMA

Filmin üzerinden elli yılı aşkın süre geçmesine rağmen, The Exorcist seti üzerindeki tartışmalar hiç bitmedi. Bir grup sinema tarihçisi ve bilim insanı, yaşananların tamamen “istatistiksel bir tesadüf” olduğunu savunmaktadır. Onlara göre yüzlerce kişinin çalıştığı, bir yıldan fazla süren ve yoğun stres altında geçen bir prodüksiyonda kaza ve ölüm oranlarının artması doğaldır. Ancak filmin setinde bizzat bulunanlar için bu açıklama asla yeterli gelmemiştir. Setin yangından korunması, ölümlerin zamanlaması ve ekibin üzerinde hissettiği o tarif edilemez negatif enerji, mistik bir müdahalenin işareti olarak yorumlanmaya devam etmektedir.

Sonuç olarak The Exorcist, sadece bir korku hikayesi anlatmakla kalmamış; seti, oyuncuları ve izleyicisiyle birlikte kendisi başlı başına bir doğaüstü fenomene dönüşmüştür. Sinema tarihinde hiçbir yapım, kurgu ile gerçeklik arasındaki çizgiyi bu kadar bulanıklaştırmayı başaramamıştır.

Exit mobile version