Kahkahanın muhalif tadı: Bir devrin aykırı aynası kabarelere ne oldu?

page

Kabare, sahne sanatları içinde her zaman “ele avuca sığmaz” bir tür olarak kabul edilmiştir. Klasik tiyatronun ağırbaşlılığından, operanın mesafeli duruşundan veya dramın boğucu atmosferinden sıyrılan bu sanat dalı, doğduğu ilk günden itibaren sokağın nabzını tutmayı görev edinmiştir. Kökeni 1881 yılında Paris’in sanatsal damarlarından biri olan Montmartre’da, meşhur “Le Chat Noir” (Kara Kedi) kulübüyle atılan bu tohum; aslında sanatın elit salonlardan çıkıp halkın sofrasına, içki kadehine ve günlük sohbetine meze olması hikayesidir.

Kabareyi diğer tüm sahne türlerinden ayıran en keskin fark, izleyicinin pasif bir gözlemci olmaktan çıkıp oyunun bir parçası haline gelmesidir. Oyuncuların seyirci masalarına oturduğu, o anki bir politik gelişmeye dair doğaçlama bir nükte patlattığı ve dördüncü duvarın yerle bir edildiği bu tür, kısa sürede Berlin’in dumanlı kulüplerine sıçrayarak iki dünya savaşı arasındaki o karanlık buhranda halkın en büyük “supabı” haline gelmiştir. Çünkü kabare, otoritenin en çok korktuğu şeyi yapıyordu: Otoriteyle dalga geçiyor, onu insani zaaflarıyla sahnede çıplak bırakıyordu.

ALATURKA VE ALAFRANGA EVLİLİĞİ: TÜRK KABARE TARİHİNİN DOĞUŞU VE SENTEZİ

Türkiye’nin kabareyle tanışması sadece bir Batı hayranlığı ya da kopyacılık üzerinden okunamaz. Bizim topraklarımızda mizah, zaten yüzyıllardır “taşlama” ve “hiciv” kültürüyle beslenmekteydi. Meddahın tek başına koca bir mahalle ahalisini canlandırdığı o muazzam taklit yeteneği, Karagöz ile Hacivat’ın sınıfsal çatışmalara dayanan bitmek bilmeyen ağız kavgaları ve ortaoyununun o meşhur “meydan” doğaçlamaları, aslında kabarenin Anadolu şubesi gibiydi. Batılı anlamda ilk kıvılcımlar Tanzimat sonrası hissedilse de, asıl büyük dönüşüm 1960’lı yılların o fikirsel çalkantılarla dolu, özgürlükçü atmosferinde gerçekleşti.

Haldun Taner gibi bir dehanın liderliğinde, Türk tiyatrosu kendi öz kaynaklarını modern bir formla birleştirmeyi başardı. Bu yeni tür, ne sadece Fransız şansonlarıyla süslü bir müzikaldi ne de sadece kaba bir güldürüydü. O, Türkiye’nin o dönemki karmaşık siyasi yapısını, bürokrasinin hantallığını ve köylü-şehirli çatışmasını zekice harmanlayan, “yerli ve milli” bir hiciv şöleniydi.

DEVEKUŞU’NUN KANATLARI ALTINDA ALTIN ÇAĞ: METİN-ZEKİ EFSANESİ VE TOPLUMSAL AYNA

1967 yılı, Türk tiyatro tarihi için gerçek bir milattır. Haldun Taner, Metin Akpınar, Zeki Alasya ve Ahmet Gülhan bir araya gelerek “Devekuşu Kabare Tiyatrosu”nu kurduklarında, sadece bir tiyatro değil, bir yaşam biçimi inşa ettiler. İsminin “Devekuşu” olması bile bir ironi şahikasıydı; deve mi yoksa kuş mu olduğu anlaşılamayan bu canlı gibi, kabare de ne tam tiyatroydu ne de tam komedi.

Bu ekolün en büyük başarısı, en sert siyasi eleştirileri bile büyük bir nezaket ve inanılmaz bir zeka ile sunabilmesiydi. “Vatan Kurtaran Şaban” oyununda memur zihniyetiyle öyle bir dalga geçildi ki, seyirci aslında sahnede gördüğü kişinin her gün karşılaştığı o suratsız devlet memuru olduğunu anlayınca kahkahadan yerlere yattı. “Yasaklar” oyununda ise toplumsal tabuların anlamsızlığı, birer birer sahne ışıkları altında soyuldu. Metin Akpınar’ın o her şeyi bilen, kurnaz ve bazen de otoriter duruşu karşısında; Zeki Alasya’nın o saf, temiz yürekli ama aslında hayatın sillesini yemiş küçük adamı, Türkiye’nin o dönemki sosyal sınıflarının en dürüst portresiydi. İnsanlar sadece gülmek için değil, o güne kadar fısıldayarak söyledikleri gerçekleri sahnede birilerinin haykırdığını görmek için salonları hıncahınç dolduruyorlardı.

KABAREYİ BAŞARILI KILAN GİZLİ FORMÜL: NEDEN BU KADAR ÇOK SEVİLDİ?

Türk halkının kabareyi bu denli bağrına basmasının ardında yatan temel faktör, sanatın “samimiyetle” profesyonelliği harmanlama yeteneğiydi. Kabare oyuncusu sadece ezber yapan bir aktör değildi; o aynı zamanda iyi bir şarkıcı, yetenekli bir dansçı ve gündemi saniye saniye takip eden bir entelektüel olmak zorundaydı. Sahnede sadece fıkra anlatılmıyor, aynı zamanda kaliteli müziklerle süslenmiş parodiler yapılıyordu. Şarkı sözleri bile birer toplumsal manifesto niteliğindeydi. Ayrıca, Türk insanının o meşhur “kriz anlarında mizah üretme” yeteneği, kabare sahnelerinde en üst seviyeye ulaştı. Ekonomik sıkıntıların, askeri darbelerin ve siyasi yasakların gölgesinde kalan bir toplum için kabare, adeta bir oksijen maskesiydi. Sahne ışıkları yandığında dışarıdaki dünyanın tüm kasveti unutuluyor, insanlar kendilerine tutulan bu dev aynasında kendi kusurlarıyla barışıyor ve eve “temizlenmiş” bir zihinle dönüyorlardı. Bu, sanatın en saf ve en işlevsel haliydi.

ERDENİN YAVAŞÇA KAPANMASI: GÜNÜMÜZDE KABARE NEDEN SESSİZLİĞE BÜRÜNDÜ?

Peki, ne oldu da o devasa salonlar boşaldı ve yerini sessizliğe bıraktı? Bu sorunun cevabı tek bir nedende saklı değil. Öncelikle, 90’lı yıllarla birlikte televizyonun ve “özel kanalların” hayatımıza girişi, mizahın hızını ve doğasını kökten değiştirdi. Kabarenin o aylarca hazırlık gerektiren, ince işçilikle örülmüş parodileri, televizyonun hızlı tüketim çarkları arasında erimeye başladı. Ardından gelen dijital devrim ise son darbeyi vurdu; eskiden kabarede duyulan bir politik nükte haftalarca konuşulurken, şimdi bir sosyal medya kullanıcısı saniyeler içinde o espriyi milyonlara ulaştırıyor. Ekonomik şartlar da bu “pahalı” türün düşüşünde büyük rol oynadı.

Canlı orkestralar, onlarca oyuncu ve zengin dekorlar artık sürdürülebilir olmaktan çıktı. Bunun yerine bir mikrofon ve bir tabure ile yapılan, çok daha düşük maliyetli “stand-up” türü ana akım haline geldi. Ancak en önemlisi, kabarenin can damarı olan o “hoşgörü ve hiciv” ikliminin zayıflamasıydı. Yine de unutmamak gerekir ki; kabare ruhu bir bina ya da bir kadro değildir. O, insanın kendine gülme yeteneğidir ve bu yetenek var olduğu sürece, perde asla tam anlamıyla kapanmayacaktır.

Exit mobile version