İstanbul denince akla gelen ilk şeyin “yedi tepe” değil, “yedi saatlik trafik” olması aslında modern çağın bir laneti değil, bu şehrin kadim bir geleneğidir. 19. yüzyılda İstanbul sokakları, bugünkü metrobüs kuyruklarını mumla aratacak bir keşmekeş içindeydi. O dönemde asfalt değil, “diz boyu çamur” modaydı. Hatta dönemin mizah dergilerinde ve gazetelerinde, İstanbul’un çamuruna batıp kaybolan faytonlardan, sokağın bir başından diğerine geçmek için sandal bekleyen yayalardan bahsedilirdi.
Edebiyatçılarımız da bu çileden nasibini almıştır. Ahmet Rasim’in anılarında veya Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanlarında, o dönem yeni yeni gelmeye başlayan atlı tramvayların yavaşlığıyla dalga geçilir; “yürüyerek gitsem daha hızlı varırdım” isyanı daha o yıllarda İstanbul semalarında yankılanırdı. İstanbul halkı için ulaşım, her zaman bir “sabır testi” olmuştur. İşte Jules Verne, tam da bu kaosun ve Doğu’nun o meşhur “ağırkanlı ama inatçı” yapısının Avrupa’da merak edildiği bir dönemde, bu kaosu bir protestoya dönüştüren o muazzam karakteri, Keraban Ağa’yı yarattı.
BİLİM KURGUNUN BABASI AMA İSTANBUL’UN YABANCISI: JULES VERNE
Jules Verne denince aklımıza Denizler Altında Yirmi Bin Fersah veya Seksen Günde Devriâlem gibi teknoloji ve keşif kokan eserler gelir. Ancak Verne’in en ilginç özelliklerinden biri, kitaplarında anlattığı yerlerin çoğuna ömrü boyunca hiç gitmemiş olmasıdır. 1883’te yayımlanan İnatçı Keraban romanını yazdığında da durum farklı değildi. Verne, Nantes’taki çalışma odasında otururken, elindeki ansiklopediler, seyahatnameler ve haritalar sayesinde İstanbul’u bir İstanbullu kadar detaylı tasvir etmeyi başarmıştı.
Onun bu “masa başı gezginliği”, aslında 19. yüzyılın pozitivist ve meraklı Avrupa zihniyetinin bir yansımasıydı. Verne, sadece bir macera yazarı değil, aynı zamanda coğrafi ve teknik bilgiyi kitlelere sevdiren bir “bilgi taşıyıcısı”ydı. Ancak Keraban Ağa hikayesinde, alışılmışın dışına çıkarak teknolojiye ve hıza övgü düzmek yerine, eski dünyanın o sarsılmaz “inadını” ve geleneksel Osmanlı tipolojisini merkeze aldı.
İSTANBUL’UN EZELİ KADERİ: TRAFİK, ÇAMUR VE BİTMEYEN YOLLAR
İstanbul denince akla gelen ilk şeyin “yedi tepe” değil, “yedi saatlik trafik” olması aslında modern çağın bir laneti değil, bu şehrin kadim bir geleneğidir. 19. yüzyılda İstanbul sokakları, bugünkü metrobüs kuyruklarını mumla aratacak bir keşmekeş içindeydi. O dönemde asfalt değil, “diz boyu çamur” modaydı. Hatta dönemin mizah dergilerinde ve gazetelerinde, İstanbul’un çamuruna batıp kaybolan faytonlardan, sokağın bir başından diğerine geçmek için sandal bekleyen yayalardan bahsedilirdi.
Edebiyatçılarımız da bu çileden nasibini almıştır. Ahmet Rasim’in anılarında veya Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanlarında, o dönem yeni yeni gelmeye başlayan atlı tramvayların yavaşlığıyla dalga geçilir; “yürüyerek gitsem daha hızlı varırdım” isyanı daha o yıllarda İstanbul semalarında yankılanırdı. İstanbul halkı için ulaşım, her zaman bir “sabır testi” olmuştur. İşte Jules Verne, tam da bu kaosun ve Doğu’nun o meşhur “ağırkanlı ama inatçı” yapısının Avrupa’da merak edildiği bir dönemde, bu kaosu bir protestoya dönüştüren o muazzam karakteri, Keraban Ağa’yı yarattı.
BİLİM KURGUNUN BABASI AMA İSTANBUL’UN YABANCISI: JULES VERNE
Jules Verne denince aklımıza Denizler Altında Yirmi Bin Fersah veya Seksen Günde Devriâlem gibi teknoloji ve keşif kokan eserler gelir. Ancak Verne’in en ilginç özelliklerinden biri, kitaplarında anlattığı yerlerin çoğuna ömrü boyunca hiç gitmemiş olmasıdır. 1883’te yayımlanan İnatçı Keraban romanını yazdığında da durum farklı değildi. Verne, Nantes’taki çalışma odasında otururken, elindeki ansiklopediler, seyahatnameler ve haritalar sayesinde İstanbul’u bir İstanbullu kadar detaylı tasvir etmeyi başarmıştı.
Onun bu “masa başı gezginliği”, aslında 19. yüzyılın pozitivist ve meraklı Avrupa zihniyetinin bir yansımasıydı. Verne, sadece bir macera yazarı değil, aynı zamanda coğrafi ve teknik bilgiyi kitlelere sevdiren bir “bilgi taşıyıcısı”ydı. Ancak Keraban Ağa hikayesinde, alışılmışın dışına çıkarak teknolojiye ve hıza övgü düzmek yerine, eski dünyanın o sarsılmaz “inadını” ve geleneksel Osmanlı tipolojisini merkeze aldı.
BİR KURUŞLUK VERGİDEN 2800 KİLOMETRELİK MACERAYA
Romanın konusu, bugünkü “geçiş garantili köprü” tartışmalarını kıskandıracak cinsten bir absürtlükle başlar. Kasımpaşalı tütün tüccarı Keraban Ağa, zengin, geleneklerine bağlı, yeniliklerden (özellikle demiryolundan ve vapurdan) nefret eden bir adamdır. Bir Ramazan günü, Hollandalı dostu Van Mitten ve uşağı Bruno ile Tophane’de buluşur. Yemek için Üsküdar’daki konağına geçecekleri sırada, Osmanlı otoritesinin Boğaz’dan geçen her kişi için “10 para” (bazı çevirilerde 1 kuruş) vergi koyduğunu öğrenir.
Keraban Ağa için bu, paradan ziyade bir onur meselesidir. “Benim denizimden geçerken benden harç mı alacaklar?” diyerek patlar ve tarihin en büyük lojistik saçmalığına imza atar: Üsküdar’a, Karadeniz’i kıyıdan dolaşarak (Trakya, Rusya, Kafkasya ve Anadolu üzerinden) gitmeye karar verir. Sırf o 10 parayı vermemek için binlerce altın harcayacağı, haftalar sürecek bir yolculuk başlar.
SİYASET, COĞRAFYA VE “ESKİ DÜNYA”NIN ELEŞTİRİSİ
Verne’in bu konuyu seçmesinin arkasında derin siyasi ve coğrafi nedenler yatar. O dönemde Osmanlı İmparatorluğu, “Hasta Adam” olarak nitelendirilen ama hala devasa bir coğrafyaya hükmeden, Batılılaşma sancıları çeken bir devlettir. Keraban Ağa karakteri, aslında bu değişime direnen “eski Osmanlı”nın bir karikatürüdür. Verne, Keraban’ın şahsında, rasyonaliteden (mantıktan) uzak, sadece inatla hareket eden bir toplum imajını hicveder.
Ayrıca 1880’ler, Karadeniz çevresinde Rusya ile Osmanlı arasındaki gerilimin, Kırım Savaşı’nın etkilerinin hala taze olduğu bir dönemdir. Verne, kahramanlarını Kırım’dan, Kafkasya’dan ve Anadolu’nun ücra köşelerinden geçirirken aslında bir nevi “jeopolitik tur” yaptırır okuyucuya. Kitaptaki coğrafi detaylar (Sinop, Trabzon, Batum tasvirleri) o kadar keskindir ki, döneminde bu kitap bir nevi turizm rehberi görevi görmüştür.
İNAT MI, YOKSA BİREYSEL BAŞKALDIRI MI?
Romanın alt metninde yatan asıl soru şudur: Keraban Ağa deli mi, yoksa bir dahi mi? Batılı bir gözle bakıldığında Keraban tam bir “akıl dışı” figürdür; çünkü 10 para tasarruf etmek için servet harcar. Ancak Doğu kültürü ve bireysel özgürlükler açısından bakıldığında Keraban, devletin “keyfi” gördüğü bir vergiye karşı hayatını ortaya koyan bir protestocudur.
Jules Verne bu eserle aslında şunu demek ister: Modern dünya hız, mantık ve ekonomi üzerine kurulurken; Doğu, hala inat, gelenek ve duygularla hareket etmektedir. Keraban’ın yolculuğu boyunca vapur yerine at arabasını, tren yerine yayan gitmeyi seçmesi, aslında sanayi devrimine karşı tutulmuş küçük bir aynadır. Sonuçta Üsküdar’a vardığında, yine köprüden geçmek yerine bir ip cambazının sırtında karşıya geçmeyi teklif edecek kadar ileri giden bu karakter, İstanbul’un o hiç bitmeyen “kaosunun ve inadının” edebi bir anıtıdır.
