Gazino kelimesi her ne kadar Batı kökenli bir terim olsa da, İstanbul’da hayat bulan şekliyle tamamen yerli ve milli bir eğlence formuna dönüşmüştür. Osmanlı’nın son dönemlerinde “mesire yerleri” ve “bahçe eğlenceleri” olarak bilinen açık hava etkinlikleri, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte daha kurumsal ve kapalı mekanlara taşınmaya başlamıştır. İlk başlarda Tepebaşı ve Taksim gibi semtlerde Avrupai tarzda klasik müzik ve dans etkinlikleriyle başlayan bu süreç, zamanla halkın geniş kesimlerine hitap eden “Aile Gazinoları” formuna evrilmiştir.
1950’li yıllarda Demokrat Parti döneminin getirdiği görece ekonomik rahatlama ve şehirleşme hızı, gazinoların altın çağının kapılarını aralamıştır. İstanbul’un elit kesiminden orta halli memur ailelerine kadar herkesin kendine yer bulabildiği bu mekanlar, radyo sanatçılarının kanlı canlı görülebildiği tek adres haline gelmiştir. Beyoğlu’ndan başlayıp Boğaz hattına ve Kadıköy sahillerine yayılan gazino zincirleri, İstanbul’un sosyal hiyerarşisini yeniden tanımlamış ve “eğlence sektörü” kavramını Türkiye literatürüne sokmuştur.
PAVYON KÜLTÜRÜNDEN KESKİN AYRIŞMA VE SOSYAL STATÜ
Gazino ile pavyon arasındaki fark, sadece ışıklandırma veya repertuvar farkı değil, doğrudan bir “adap” ve “hedef kitle” farkıdır. Pavyonlar, daha çok erkek erkeğe gidilen, loş ışıkların hakim olduğu, tüketimin ve konsomasyonun ön planda tutulduğu, gece hayatının biraz daha “karanlık” ve gizli kapaklı tarafını temsil eden mekanlardır. Oysa gazino, kapısından içeri ailenizle, eşinizle ve hatta çocuklarınızla gönül rahatlığıyla girebildiğiniz bir prestij alanıdır.
Gazinolarda sanatçının önemi tartışılmazdır; sahne bir kutsal alan gibi görülür ve izleyici ile sanatçı arasında belirli bir mesafe korunur. Pavyonda eğlence masada biterken, gazinoda eğlence sahne bittiğinde sona erer. Gazinoların en büyük özelliği “kadınlı-erkekli” eğlenceyi meşrulaştırmış olmasıdır. Bir beyefendinin eşini koluna takıp şık bir tuvaletle gazinoya gitmesi, o dönemde modern bir İstanbullu olmanın en büyük nişanesi sayılırdı. Bu yönüyle gazino, pavyonun aksine toplumun her kesimi tarafından onaylanan ve saygı duyulan bir kültürel kurumdur.
50’Lİ VE 60’LI YILLARIN AİLE GAZİNOSU RİTÜELLERİ
1950 ve 60’lı yıllar, gazinoların “disiplinli zarafet” dönemi olarak adlandırılabilir. O yıllarda bir gazinoya gitmek, sıradan bir akşam yemeği değil, haftalar öncesinden hazırlığı yapılan büyük bir sosyal törendi. Hanımlar terzilerinde özel olarak diktirdikleri elbiselerini, beyler ise en jilet gibi ütülenmiş takım elbiselerini giyerlerdi. Gazino girişinde başlayan bu nezaket, masaya oturduğunuzda garsonların profesyonel hizmetiyle devam ederdi.
Masalarda oturan aileler için o gece, hem bir müzik ziyafeti hem de bir “görülme ve görme” fırsatıydı. Özellikle yazlık aile gazinoları, İstanbul’un sıcak gecelerinde Boğaz’ın esintisi eşliğinde insanların huzur bulduğu yerlerdi. Bu dönemde sahne alan sanatçılar, halkın gözünde birer ilah gibiydi; ancak bu ilahlık ulaşılmaz bir kibir değil, karşılıklı bir saygıya dayanırdı. Çocukların masaların arasında koşturmadığı, yüksek sesle konuşmanın ayıp sayıldığı, her şeyin belli bir nizam ve intizam içinde yürüdüğü bu yıllar, İstanbul eğlence tarihinin en naif ve en kaliteli dönemi olarak kayıtlara geçmiştir.
GAZİNO SAHNESİNDEN DOĞAN VE EFSANELEŞEN YILDIZLAR
Türkiye’nin müzik ve magazin tarihine yön veren isimlerin hemen hemen tamamı gazino sahnesinin tozunu yutmuş, oradaki sınavdan geçerek halkın sevgilisi olmuştur. Bu ekolün mutlak zirvesinde “Sanat Güneşi” Zeki Müren oturur. Müren, sadece sesiyle değil, sahneye getirdiği görsel ihtişamla, giydiği platform topuklu ayakkabılarla ve podyum tasarımıyla gazino kültürünü bir “şov” sanatına dönüştürmüştür. Müzeyyen Senar’ın kendine has tarzıyla masalara konuk oluşu, Behiye Aksoy’un kristal gibi sesiyle salonu büyüleyişi, Gönül Yazar’ın neşesi ve Emel Sayın’ın zarafeti bu dönemin unutulmaz taşlarıdır.
İlerleyen yıllarda Ajda Pekkan ile Batılı tarzda şovlar gazinoya girmiş, Bülent Ersoy ise Türk Sanat Müziği’nin en ağır eserlerini gazino sahnesinde icra ederek bir devri kapatıp yenisini açmıştır. Gazino sahneleri aynı zamanda komedyenlerin de doğuş yeridir; Metin Akpınar, Zeki Alasya ve Müjdat Gezen gibi isimler, assolist öncesi yaptıkları skeçlerle halkı eğlendirirken aynı zamanda toplumsal eleştiri de yaparlardı. Bu sahneler, bir sanatçının halkla kurabileceği en organik bağı temsil ediyordu.
SEKTÖRÜN GİZLİ KAHRAMANLARI VE GAZİNO PATRONLARI
Gazino kültürü sadece mikrofon başındakilerin değil, sahne arkasındaki “demir yumruklu” patronların da eseridir. Bu dünyanın gelmiş geçmiş en büyük figürü, “Gazinocular Kralı” olarak anılan Fahrettin Aslan’dır. Maksim Gazinosu’nu bir okul gibi yöneten Aslan, sanatçıların giyiminden özel hayatına, repertuvarından sahneye çıkış sırasına kadar her detaya müdahale ederdi. Onun onayı olmadan kimse assolist olamaz, onun gazinosunda sahne almayan sanatçı “büyük yıldız” sayılmazdı.
Aslan’ın dışında Osman Kavran, Lunapark Gazinosu ile halkın her kesimine hitap eden devasa organizasyonlara imza atmıştır. Günay Tuncel ise daha butik ve elit bir eğlence anlayışını temsil ederek, gazino kültürünü modern bir restoran-gazino hibritine dönüştürmüştür. Bu patronlar, sanatçıları koruyan ama aynı zamanda sektörü çok sert kurallarla yöneten, siyasetçilerle ve iş dünyasıyla yakın ilişkiler içinde olan devasa güç odaklarıydı. Onların vizyonu, gazino kültürünün ne kadar yaşayacağını ve hangi yöne evrileceğini belirleyen en temel faktördü.
GAZİNO ADABI VE UNUTULMAZ SOFRA GELENEĞİ
Gazino dünyasında eğlencenin bir matematiği ve değişmez kuralları vardı. “Assolist” her zaman en son çıkar ve onun çıkışı bir tören havasında gerçekleşirdi. Ondan önce çıkan sanatçılar “alt kadro”yu oluşturur ve her biri kendi türünde ustalığını sergilerdi. Bir masada oturan müşterinin uyması gereken en temel kural, sanatçı şarkı söylerken yemeğini sessizce yemesi ve asla yüksek sesle konuşmamasıydı. Özellikle mikrofonun olmadığı veya ilk kullanıldığı dönemlerdeki bu sessizlik, sanatçıya duyulan saygının en büyük göstergesiydi.
Yemek menüsü ise genellikle standartlaştırılmış bir zenginliğe sahipti. Beyaz peynir, kavun ve rakı üçlüsü gazino sofrasının kutsal üçlüsüydü. Haydari, acılı ezme, pilaki ve patlıcan salatası gibi mezeler masayı donatır; ara sıcak olarak sigara böreği veya paçanga böreği servis edilirdi. Ana yemekte genellikle kuzu tandır, karışık ızgara veya mevsimine göre taze balık bulunurdu. İçki olarak rakı bir numaralı tercih olsa da, statü simgesi olarak viski ve şampanya da masalarda yerini alırdı. Gecenin sonunda sahne alan oryantal, eğlencenin zirve noktasıydı ve o anlarda masalardaki ciddiyet yerini biraz daha coşkuya bırakırdı.
GÖRKEMLİ DÖNEMİN SONU VE KÜLTÜREL DÖNÜŞÜMÜN ETKİLERİ
1980’li yılların ortalarından itibaren gazino kültürü, değişen dünya ve Türkiye şartlarına ayak uyduramayarak gerilemeye başladı. Bu çöküşün en büyük sebebi kuşkusuz televizyonun her eve girmesiydi. Eskiden sanatçıları görmek için gazinoya gitmek zorunda olan halk, artık TRT ekranlarında veya yeni açılan özel kanallarda bu isimleri izleyebilir hale gelmişti. Ayrıca, 80’lerin sonundaki ekonomik krizler, binlerce kişinin çalıştığı ve devasa maliyetleri olan bu mekanların ayakta kalmasını zorlaştırdı.
Müzik türlerindeki değişim de etkili oldu; Arabesk müziğin gazinolara hakim olmasıyla eski İstanbul’un o ağırbaşlı Türk Sanat Müziği disiplini bozuldu. Genç neslin artık saatlerce masa başında oturmak yerine, daha dinamik olan barları, diskotekleri ve konser alanlarını tercih etmesi gazinoların sonunu getirdi. İstanbul’un o ışıklı tabelaları birer birer sönerken, geriye sadece Yeşilçam filmlerinde kalan sahneler ve eski İstanbulluların “Nerede o eski gazinolar?” diyerek iç geçirdiği nostaljik anılar kaldı. Bugün hala bazı mekanlar gazino ismini kullansa da, o dönemin toplumsal ağırlığını ve kültürel dokusunu yansıtmaktan oldukça uzaktırlar.
