Türk ve Doğu kültürünün en köklü tekinsiz figürlerinden biri olan Gulyabani, yüzyıllar boyu coğrafyadan coğrafyaya, anlatıdan anlatıya aktarılarak muazzam bir dönüşüm geçirmiştir. Kelime kökeni olarak Farsça “gûl” (insan yiyen dev, canavar, iblis) ve “biyâbân” (çöl, yaban yer, ıssız arazi) sözcüklerinin evlenmesinden doğan bu isim, kelime anlamıyla tam olarak “çölün ve yabanın canavarı” demektir. İlk doğuşunda insanı dehşete düşüren, kan dondurucu bir çöl iblisi olan bu varlık, kolektif hafızanın derinliklerinde işlenerek en nihayetinde Türk sinemasının en sevilen absürt komedi unsurlarından birine evrilmiştir.
KÖKENİ VE MİTOLOJİK DOĞUŞU
Gulyabani’nin kökenleri, İslamiyet öncesi Arap mitolojisine, Mezopotamya’nın karanlık inanışlarına ve hatta kadim Pers anlatılarına kadar uzanır. Ortadoğu’nun uçsuz bucaksız, tekinsiz ve insanı çaresiz bırakan çöl coğrafyası, bu karakterin doğması için en uygun atmosferi sağlamıştır. Kadim çöl kültürlerinde Gulyabani, vahşi arazilerde, kum tepelerinin ardında ve kimsenin uğramadığı kurak patikalarda yaşayan, insan etine ve kanına susamış kötücül bir cin ya da iblis türü (Ghul) olarak tasvir edilmiştir.
Mitolojik metinlerde bu varlığın en tehlikeli özelliği, kusursuz bir şekil değiştirme (metamorfoz) yeteneğine sahip olmasıdır. Gece karanlığında çölde yolunu kaybeden, kervanından ayrı düşen ya da tek başına seyahat eden yolcuları hedef alırdı. Onların karşısına bazen çok yakın bir dostlarının simasıyla, bazen kaybettikleri bir akrabalarının sesiyle ya da yardıma muhtaç masum bir yolcu kılığında çıkardı.
Yolcuları tanıdık seslerle çağırarak ana yoldan saptırır, çölün derinliklerindeki uçurumlara veya vahşi hayvanların inlerine çeker, ardından da gerçek, korkunç formuna bürünerek kurbanlarını vahşice katlederdi. Bu yönüyle Gulyabani, insanın doğa karşısındaki yalnızlığının, yön duygusunu kaybetme korkusunun ve çölün acımasızlığının mitolojik bir tecellisidir.
ANADOLU HALK EFSANELERİNDEKİ YERİ
Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göç etmesi ve İslamiyet dairesine girmesiyle birlikte, bu eski çöl iblisi Türk halk inanışlarıyla, şamanistik kalıntılarla ve Anadolu’nun yerel mitleriyle harmanlanarak yepyeni bir kimlik kazandı. Anadolu’da artık bir “çöl” olmadığı için Gulyabani’nin yaşam alanı da değişti. Halk efsanelerinde o artık ıssız mezarlıklarda, karanlık orman diplerinde, terk edilmiş harabelerde, eski su değirmenlerinde ve kimsenin uğramadığı dağ köylerinde ortaya çıkan bir taşra kabusuna dönüştü.
Anadolu sözlü kültüründe Gulyabani, devasa boyutlarda, vücudu baştan aşağı kalın ve sık tüylerle kaplı, upuzun beyaz sakalları olan, gözleri alev gibi parıldayan korkunç bir yaratık olarak tasvir edilir. En belirgin fiziksel özelliklerinden biri, ayak tabanlarının ya da ayaklarının tamamen arkaya dönük olmasıdır. Halk arasındaki yaygın inanışlara göre Gulyabani’nin bazı tuhaf takıntıları vardır; örneğin geceleri ahırlara gizlice girip atların yelelerini örmeyi ve bu atları bitap düşene kadar binerek koşturmayı çok sever. En meşhur adetlerinden biri ise tekinsiz saatlerde yakaladığı insanları güreşe davet etmesidir.
Efsaneye göre, eğer bir insan Gulyabani ile tutuştuğu bu gece güreşini kaybederse yaratık tarafından çarpılır, hastalanır ya da afiyetle yenir; ancak kazanan ya da onun tüylerinden birini koparıp ateşe veren kişi Gulyabani’yi kendisine köle edebilir. Akşam ezanından sonra sokağa çıkmayı engellemek veya çocukları yatağa zamanında sokmak için anlatılan bu efsaneler, asırlarca taşra kültürünün en canlı korku motifi olmuştur.
EDEBİYAT DÜNYASINA İLK ADIM
Gulyabani’nin asırlardır süregelen bu sözlü halk anlatılarından sıyrılıp modern Türk edebiyatına resmi ve kalıcı bir şekilde adım atması, Tanzimat sonrasında Türk romanının yapı taşlarını döşeyen Hüseyin Rahmi Gürpınar sayesinde gerçekleşmiştir. Gürpınar’ın 1913 yılında kaleme aldığı ve kitaba direkt olarak bu varlığın adını verdiği “Gulyabani” romanı, karakterin tarihindeki en büyük kırılma noktalarından biridir. Yazar, realizm ve natüralizm akımlarının sıkı bir savunucusu olarak, toplumun iliklerine işlemiş olan batıl inançları, büyücülüğü, cin çıkarma adetlerini ve cehaleti sert bir dille eleştirmek istiyordu.
Romanda, İstanbul’un tekinsiz ve ıssız bir köşesinde bulunan köşkte yaşayan safev, korku dolu kadınların etrafında dönen olaylar anlatılır. Köşkün çevresinde geceleri beliren, çarşaflara sarınmış, devasa ve korkunç Gulyabani figürü, aslında doğaüstü bir canavar değildir. Hüseyin Rahmi, hikayenin sonunda rasyonel ve mantıklı bir çözümlü sunarak, bu canavarın aslında köşkün mirasına konmak, kadınları korkutarak kaçırmak ve malları gasp etmek isteyen kurnaz, çıkarcı ve kötü niyetli insanların uydurduğu sahte bir tezgâh olduğunu ortaya koyar.
Bu hamlesiyle Gürpınar, Gulyabani’yi mistik bir korku ögesi olmaktan çıkarıp, cehaletin ve toplumsal kandırmacanın edebi bir sembolü haline getirmiştir.
POPÜLER EDEBİYATTA EVRİLMESİ
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın açtığı bu rasyonel ve eleştirel kapı, erken cumhuriyet dönemi ve sonrasındaki popüler Türk edebiyatında derin izler bıraktı. Gulyabani artık sadece köyleri basan mitolojik bir yaratık olarak değil, edebiyatta korku ile mizahın, eski ile yeninin, batıl inanç ile modern rasyonel düşüncenin çatıştığı alegorik bir figür olarak işlenmeye başlandı. Dönemin dergilerinde, ucuz halk hikayelerinde ve polisiye-gizem türündeki tefrikalarda Gulyabani adı sıklıkla anılır oldu.
Yazarlar bu figürü ele alırken genellikle iki farklı damardan beslendiler: Bir kısmı, halkın fantastik ve gizemli hikayelere olan açlığını doyurmak adına anlatıyı gotik ve tekinsiz atmosferlerle süsledi. Diğer kısım ise, tıpkı Gürpınar gibi, insan aklının ve mantığının ışığı karşısında karanlık korkuların, hurafelerin ve sahte canavarların nasıl zavallıca yok olup gittiğini göstermek için Gulyabani’yi bir alt metin olarak kullandı.
Bu süreçte Gulyabani, toplumun kolektif bilinçaltında yatan “bilinmeyenden korkma” güdüsünü temsil eden edebi bir klişeye dönüştü ve Türk insanının zihninde hem ürkütücü hem de tanıdık bir yer edindi.
YEŞİLÇAM SİNEMASI VE BÜYÜK DÖNÜŞÜM
Bugün Türkiye’de hangi yaş grubundan insana “Gulyabani” derseniz deyin, akıllara gelecek tek bir imaj vardır; o da Türk sinemasının dâhisi Ertem Eğilmez’in 1976 yılında yönettiği, Türk sinema tarihinin en büyük kültlerinden biri olan “Süt Kardeşler” filmindeki karakterdir. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanından çok serbest bir şekilde uyarlanan bu film, Gulyabani karakterini asırlardır taşıdığı o karanlık, kanlı ve dehşet verici canavar kimliğinden tamamen soyundurmuş ve onu absürt komedinin, popüler kültürün en sevimli, en unutulmaz ikonlarından birine dönüştürmüştür.
Filmde Kemal Sunal (Şaban), Şener Şen (Kumandan Hüsamettin), Halit Akçatepe (Ramazan) ve Adile Naşit (Melek Hanım) gibi dev kadronun canlandırdığı karakterlerin yaşadığı konağa geceleri dadanan Gulyabani; upuzun boyu, kahverengi tüylü pelerini, kocaman dişleri ve korkunç maskesiyle koridorlarda boy gösterir.
Filmin yarattığı deha şudur: Atmosfer, müzikler ve ışıklandırma tam bir korku filmi gibi tasarlanmışken, karakterlerin bu durum karşısında verdiği aşırı dozda komik, insani ve absürt tepkiler, seyircideki korku hissini anında kahkahaya dönüştürür.
“Süt Kardeşler” sayesinde Gulyabani, çocukları korkutan bir gaddar olmaktan çıkıp, her bayramda ekranlarda neşeyle izlenen, taklitleri yapılan, sevgi dolu bir nostalji nesnesi haline gelmiştir. Sinema, halk efsanesinin karanlığını mizahın ışığıyla tamamen evcilleştirmiştir.
MODERN SİNEMA VE GÜNÜMÜZDEKİ ALGINI
2000’li yıllara gelindiğinde ve Türk sineması teknik olarak gelişip tür çeşitliliğini artırdığında, Gulyabani modern sinemacıların da uğrak noktalarından biri olmaya devam etti. Karakter, çağdaş anlatılarda hem Yeşilçam’ın bıraktığı o mizahi mirasa saygı duruşunda bulunan korku-komedi filmlerinde (örneğin 2014 yapımı, başrollerinde gizemli bir fantastik olay örgüsü barındıran “Gulyabani” filmi) hem de doğrudan doğruya Anadolu korku sinemasının yerel ögelerini canlandırma denemelerinde bir referans noktası olarak kullanıldı.
Günümüzün dijital dünyasında, internet kültüründe (capsler, memeler), karikatür dergilerinde ve popüler kültür analizlerinde Gulyabani hâlâ çok canlı bir figürdür. Ancak bugünün modern algısında, onun mitolojideki o insan yiyen, yol kesen, şekil değiştiren tehlikeli çöl iblisi kimliğinden eser kalmamıştır.
Gulyabani bugün bizim için, rasyonel temeli olmayan, mantık dışı ve çocuksu korkularımızla dalga geçebilmemizi sağlayan, toplumsal hafızamızın en renkli, en hüzünlü ve en keyifli kültürel miraslarından biridir. O, karanlığın içinden çıkıp gelen ama en sonunda bizi her gördüğümüzde gülümsetmeyi başaran eşsiz bir yerli canavar prototipidir.
